Yazar Arşivi

Anti-Emperyalist DEV-GENÇ’ten Anti-Faşist DEV-GENÇ’e 2 – Haluk Başçıl

70’li yılların devrimci gençliği  bir önceki kuşağın devrimci ideallerini paylaşıyordu. En az onlar kadar militan, onlar kadar kararlı ve fedakardı. Büyük bir mücadele yürüttüler. Bu mücadelede katledilen tüm devrimcileri saygı ve sevgi ile anıyorum.

70’li yılların Anti-Faşist DEV-GENÇ’i

Bir önceki devrimci kuşağın başta öğrenci gençlik içinde olmak üzere, toplumda yarattığı etki ve birikim kısa bir duraklamanın ardından yeniden ortaya çıktı. 12 Mart Askeri Cuntası devrimci kuşağın toplum içinde yarattığı saygı ve etkinliği silemedi.  Tam tersine devrimci hareketlerin 71 direnişleri onları toplumda daha popüler hale getirdi.

12 Mart cunta döneminden parlamenter sisteme geçilirken 1973 Ekiminde yapılan seçimlerinden B. Ecevit’in başkanlığındaki CHP birinci parti olarak çıktı ve hükümeti kurdu. Yeniden parlamenter sisteme dönülmesiyle birlikte, önceki kuşağın bıraktığı miras ve prestij, yeniden örgütlenme faaliyetine başlayan tüm sol yapılara büyük kolaylık sağladı. Yine bu dönemde MHP’li Ülkü Ocakları üniversitelerde hakimiyet kurmaya, devrimci öğrencileri sindirmeye, okula sokmamaya yönelik saldırıları da örgütlü bir mücadeleyi zorunlu kılıyordu.

1973’de kurulan İDYÖD, Kasım 1974 yaptığı “NATO’ya Hayır” kampanyası ve Ankara’da ADYÖD yönetiminin düzenlediği üniversitelerde “Kissinger Boykotu” 12 Mart sonrasının ilk antiemperyalist eylemleriydi. Ancak arkası gelmeyecekti…

12 Mart Amerikancı Faşist Cunta’ya karşı direnen ve önderleri katledilen THKP, THKO ve TKP-ML/TİKKO’dan siyasete devam eden kadrolar, bu ortamda yaşadıkları dağınıklıktan da çıkmaya başladılar. Geçmişin devamı iddiasıyla küçük gruplar ve yapılar halinde örgütlendiler. Hem gruplar arasında hem de grup içinde hem de gruplar arasında:

  • 12 Mart dönemindeki silahlı direnişine bakış,
  • Çin-Sovyet kutuplaşması karşısındaki tavır
  • Geçmiş teorik yaklaşımlar ve kavramlar,
  • Kemalizm, Kürt sorunu,
  • Artan faşist saldırılarla mücadele,

konularında yoğun iç tartışmalara girdiler.

Bu tartışma konuları tüm siyasi yapıların birlik ya da ayrışma noktalarını oluşturdu. Ayrışma ve saflaşma dönemi olarak tanımlanan bu süreçte teorik tartışmalar hem kafa karışıklıkları hem de dağınıklığı daha da artıyordu.

Yeni sömürgecilik döneminde ABD liderliğindeki emperyalizm bağımlı, onun ekonomik-askeri-politik ve kültürel hegemonyasına tabi Türkiye’de yaşıyorduk. Ekonomik-askeri ve politik olarak hiçbir etkisi olmayan ‘sosyal emperyalizm’ tartışmaları ve bunun üzerinden yaşanan ayrışmalar: bir önceki kuşağın yürüttüğü antiemperyalist mücadeleden kopuşu ve ülke gerçekliğine yabancılaşmayı da gösteriyordu. Devrimci grupların hem kendi içinde hem de birbiriyle yürüttükleri bu tartışma, kendi ihtiyaçlarını karşılamaya dönüktü. Onların gereksinimleriyle ülkenin ve halkın ihtiyaçları giderek farklılaşıyordu.

İstanbul Yüksek Öğrenim ve Kültür Derneğini ve Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneğini diğer illerde kurulan öğrenci dernekleri takip etti. Milliyetçi Cephe Hükümetinin kuruluşunu sağlamak ve gelişen devrimci gençlik hareketlerinin önünü kesmek amacıyla faşist saldırıları başlattılar. 1974 sonu ve 1975 başlarında İstanbul ve Ankara’da üç devrimci öğrenciyi katlederek faşist cinayetlerin önünü açtılar. Üniversitelerin yanı sıra, TÖB-DER üyesi öğretmenler, sol derneklerin üyeleri, sendika üyesi işçiler de faşistlerin saldırılarına uğruyorlardı. 74 yılından 75 sonuna kadar geçen sürede öldürülenlerin sayısı 50’ye ulaştı. Olay yerine gelen polisler saldırganları değil, saldırıya uğrayanları yakalıyordu. Sivil faşistler ve polis iş birliği içinde hareket ediyordu. 1975 yılında faşist saldırı ve terör 6 il ile sınırlı seyrederken, MC iktidarıyla birlikte bu sayı 23 ile çıkıyordu. Saldırılar giderek tüm yurt ölçeğine mahallelere, kasabalara, köylere kadar yayılıyordu.

Bu ortamda devrimci üniversite öğrencileri faşist saldırılara karşı örgütlü bir direnişe yöneldiler. Anti-faşist mücadele ekseninde bir araya gelen gençlik, kapatılan öğrenci derneklerinin yerine yenilerini kurdular. Dernek kurma çabaları diğer illere de yayıldı. Diğer illere de yayılan öğrenci dernekleri, 1976’da bir araya gelerek Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu’nu oluşturdular.

1 Kasım 1975’de Devrimci Gençlik dergisi “Emperyalizme Ve Oligarşiye Karşı Devrimci Gençlik” adı altında çıkıyordu. Çıkış amacını yayınladığı bildiride söyle açıklamaktaydı:

Devrimci Gençlik dergisi genel olarak emekçi halkın, özel olarak devrimci gençliğin ekonomik-demokratik mücadelesindeki, emperyalizme ve faşizme karşı savaşındaki birliğini sağlamak ve böyle bir birliğin teorik temellerini oluşturmak için bir adım olacaktır.”

75’de şiddetlenen faşist saldırı şöyle değerlendiriliyordu:

ABD emperyalizmi ve Türkiye’deki işbirlikçileri kendi çıkarlarını ve egemenliklerini koruyabilmek için Türkiye’yi bir iç savaş sürecine böyle soktular.”[1]

Her geçen yılla beraber  “iç savaş süreci” daha da derinleşiyordu:

  • Doç. Dr. Orhan Yavuz, Savcı Doğan Öz, Bedrettin Cömert, Prof. Bedri Karafakioğlu, Abdi İpekçi, Adana Emn. Müd. Cevat Yurtakuler, Necdet Bulut, Ümit Yaşardoğanay, Cavit Orhan Tütengil,  Ümit Kaftancıoğlu, Dr. Sevinç Özgüner’in faşist çetelerce katledilmeleri, …
  • OTDÜ, Yükseliş, İstanbul Üniversite öğrencilerine bombalı saldırılar, gecekondu bölgelerinde kahve taramaları, onlarca insanın öldürülmesi, …
  • 1 Mayıs katliamı, Maraş, Çorum, Sivas, Divriği’de alevi-Sünni ayrımcılığı ve Alevilere yönelik saldırılar, katliamlar,
  • CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’e Niksar-Tokat’ta, İzmir-Çiğli’de suikast girişimleri, CHP milletvekillerine ve üyelerine yönelik saldırı ve cinayetler, Fatsa nokta operasyonu…

İkinci DEV-GENÇ döneminde yurdun dört bir yanında resmi ve sivil faşist çeteler, iktidarın-bürokrasinin desteği ile üniversite öğrencilerine, işçilere, öğretmenlere, aydınlara, kısacası kendilerinden olmayan herkese karşı savaşı yoğunlaştırarak sürdürüyorlardı. DEV-GENÇ için dönem “doğal olarak” faşizme karşı direnme dönemiydi. Ülkeyi iç savaşa sürükleyecek şekilde faşist saldırıları planlayıp, yoğunlaştıran “ABD emperyalizmi ve Türkiye’deki işbirlikçileri” ülkeyi iç savaşa sürükleyecek şekilde faşist saldırıları planlayıp, yoğunlaştıran, (aynı zamanda kendilerini gizleyen)  “ABD emperyalizmi ve Türkiye’deki işbirlikçileri” göz ardı ediliyor, tüm dikkat ve enerji de sivil ve resmi güçler üzerine yoğunlaşıyordu.

Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim II-III broşüründe bir cümle ile değinip geçtiği “Sömürge Tipi Faşizm” kavramı, Emperyalizmin 3. Bunalım Döneminde, ülkemizin tarihi ve ekonomik gelişimine uygun olarak (emperyalizmin ve işbirlikçisi oligarşinin) devlet ve yönetim anlayışı olarak ele alınmaktadır. Ayrıca klasik sömürgeler döneminde emperyalizm bu ülkeler için dışsal bir olgu iken yeni sömürgecilik döneminde ise içsel bir olgu haline geldiğini söyler (gizli işgal esprisi). Bu nedenle de bu gizli işgali ve işbirlikçileri açığa çıkarmak temel görev olarak tanımlanır. Bu nedenle de önceki dönemde DEV-GENÇ tüm eylemlerinde emperyalizmi ve emperyalist sömürüyü görünür kılmaya çalışmıştır. Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Gençlik Dergisi önceki dönemde DEV-GENÇ’in antiemperyalist özelliğine dikkat çekiyordu:

“Dev-Genç, anti-emperyalist bir doğrultuya sıkı sıkıya sarı­larak ilerledi. Onun anti-emperyalizmi etkili bir şekilde kitlelere benimsetmesi, her fırsattan yararlanarak, kendili­ğinden patlayan gençlik hareketlerine (akademik-demokratik hareketlere) anti-emperyalist bir siyasi öz vermeye çalışması doğruydu ve yapılması gereken şeydi. İşte onun bu muhtevası, yükselmesinin, gelişmesinin sırrıdır.”[2]

Emperyalizmin ve işbirlikçisi oligarşiye yöneltilmeyen bir antifaşist mücadele de “sömürge tipi faşizm, gizli-açık faşizm” kavramlarının dile getirilmesinin fazla bir anlamı da yoktu. (Devrimci Yol’un gizli-açık faşizm anlayışı, antifaşist mücadele hattı ve direniş komiteleri ayrı bir yazı konusudur.) Dergilerde yazılanlar diğer siyasi yapılarla “rekabette”, onları teorik olarak köşeye sıkıştırmada oldukça yararlı oluyordu. Tabi bir de, M. Çayan’ın teori ve pratiğini kabul eden genç militan kadroların derleyip toparlanmasında. Ancak bunun devrimci mücadeleye olması gereken düzeyde bir katkı sağlamadığını hep birlikte gördük.

Mehmet Ali Yılmaz anafikirgen.tr’deki“Tarih Unutmaz” (http://www.anafikir.gen.tr/tarih-unutmaz-mehmet-ali-yilmaz/) başlıklı yazısında, “emperyalizmin gelecekle ilgili siyasasını tespit etmekte yeterince başarılı olunamadığını”,  “70’li yılların devrimci hareketlerinin, antiemperyalist mücadele de eksik kaldığını” söylüyor. Dokuz madde halinde sıraladığı eksikliklerin ardından:

“…dört-beş yılda, hızlanmış çok kısa bir tarihi süreçte, sıcak mücadele içinde derlenip toplanarak ülkenin en büyük devrimci hareketi haline gelmiş, …Devrimci Yol çok kısa sürede o kadar önemli mücadele ve sorunlar ile karşı karşıya kaldı” diyor.

Bugünden geçmişe bakıldığında ülkemizin emperyalizme bağımlılığı:

  • 12 Mart sonrasında bir önceki döneme (60 yıllara) göre daha fazlalaştı.
  • 12 Eylül sonrası ise 70’li yıllara göre çok daha çok daha büyük boyutlara ulaştı.

Antiemperyalist mücadelede ise ters bir makas yaşandı, halende yaşanıyor. Günümüzde devrimci hareketlerin, solun, ‘aydınların’ antiemperyalist mücadeleden (ideolojik ve politik olarak) uzaklaşmalarında 70’li yıllardaki antifaşist mücadelede emperyalizm-faşizm ilişkisini doğru bir şekilde yerli yerine oturtulmamasının rolü büyüktür. Bu durum günümüzde “AKP faşizmi”,“demokrasi ve insan hakları”, “hukuk devleti” gibi konuların ele alınışında da görülüyor.

Devrimci hareketlerde esas olan devamlılıktır. Yanan sönen hareketlerde bu özellik yoktur. Kızıldere olayına hareketin devamlılığını sağlamak için ortaya konmuş devrim niteliğinde siyasi bir eylem olduğu konusunda düşünce üretenlerin de olduğu… Nitekim 12 Mart faşizminden sonra “Mahir Hüseyin Ulaş Kurtuluşa Kadar Savaş” sloganıyla binlerce gencin bir araya geldiği ve ikinci DEV-GENÇ döneminin başladığı. Başlangıcı bu prestije ve övgüye dayanan, sonrasında DEVRİMCİ YOL hareketine dönüşen sürecin THKP-C’in devamı mı yoksa yeniden yorumlanması mı olduğu tartışmaları gündeme geldi. Günlük pratiğe teslim olunarak anti-emperyalist mücadele göz ardı edildi, faşizme karşı mücadele (daha çok da sivil faşistlere karşı mücadele) öne çıkarıldı. Bu süreçte Mahir’in tezlerinin bilimsel şekilde yeni koşullara göre yorumlanması yerine üstünün örtülmesi yoluna gidildi.

“Başımız sağ olsun” denilmekle yetinildi.

Bu tükenmişlik dünyanın sonu değil.

Tanımadığımız, bilmediğimiz, hiç görmediğimiz, beklide daha doğmamış birileri çıkacak, devrimin evrensel değerleriyle zamanda ve mekanda meydana gelen ve gelecek olan değişiklikleri inceleyecek, değerlendirecek bunun sonucunda devrimin yol haritasını çıkaracak. Ve onlara DEVRİMCİ denecek.

 

[1] Devrimci Yol Savunma, Simge yayınevi,1989, sf 139

[2]DEV-GENÇ’in mücadelesini doğru kavrayalım, Devrimci Gençlik. Sayı 1,2,3; 20 Kasım, 8 Aralık, 29 Aralık 1975

Anti-Emperyalist DEV-GENÇ’ten Anti-Faşist DEV-GENÇ’e 1 – Haluk Başçıl

İki farklı dönem, doğal olarak iki farklı DEV-GENÇ’i yarattı. Emperyalizme karşı Tam Bağımsızlık ve Gerçek Demokrasi mücadelesi veren birinci Dev-Genç ve onun devamı düşüncesiyle emperyalizme ve faşizme karşı mücadele etmek amacıyla kurulan ikinci DEV-GENÇ…

Tarih Unutmaz-Mehmet Ali Yılmaz

Tarihi süreçleri doğru şekilde kavrayabilmek için bunları dönemin ekonomik, siyasi ve sosyal koşulları içinde ele almak gerekir. Dünyanın ve ülkenin içinde bulunduğu somut durumlardan ve tarihin genel akışından kopuk biçimde sadece olayları hikaye etmek yanlış değerlendirmelerin ortaya çıkmasına neden olabilir.

Tasavvufi Praksis Işığında, Toplumcu Yurtseverlik Miğferinden Yürüyüş 1 – Orhan Karakuş

Tasavvufi Praksis ışığında, toplumcu yurtseverlik miğferinden yürüyüş: Toplumcu hürriyet düzenin kuruluşu ve insanlığın şuurlu kurtuluşudur… (I)

Deruni Türkçedeki birlik ve dirliğin temel direği vektörel sulh yapıcılığı (“Yurtta sulh, cihanda sulh” M. Kemal Atatürk) ve hakkaniyetli tutum yerine; teknik, müzakerelere dayalı ve güçlünün bozacağı uzlaşı terimi olan ‘Barış’ı kullanma dinamik süreç hatasıdır.

Yön Üzerine Düşünceler-Mehmet Ali Yılmaz

20 Aralık 1961’de toplum üzerinde ağırlığı olan bir kısım ilerici aydın Yön dergisini çıkardılar. Haftalık olarak yayın hayatına başlayan Yön dergisini çıkaran ilk çekirdek kadro Doğan Avcıoğlu, Mümtaz Soysal, Cemal Reşit Eyüpoğlu, İlhami Soysal, Hamdi Avcıoğlu ve İlhan Selçuk’tur.

M.Tanju Dost ile Yazılı Söyleşi(2) – Orhan Karakuş

Kadim coğrafyamız topraklarında  yeni kolektif önderlik sulhuyetli sakinlik içinde  tüm yeryüzü ekosistemi bütünlüğüne  doğal katılımcı ve tüm halikin hakkına riayet sonucu oluşacaktır.

A. Kavim, millet ve insan kardeşliği…

Bir dil ve yaşam birliği temelinde kültürel harsta töre geliştiren ve daha çok konargöçer olup yerleşik toprak bütünlüğü geliştirmeyen toplulukları kavim olarak alırsak, Türkler bu kategoride önemli yer tutarlar. Tarihselin idari, sosyal ve kültürel yapılanmasında Asya özelinde, Avrasya temelli  beşeri   coğrafyanın yanında, Avrupa’da Tuna  havzası ve çevresi, Afrika’nın kuzey kuşağı  ve Orta doğu bölgesi Türklerin hakkaniyete dayalı  tarih yapıcı yönleri  ile yoğrumludur.  Türkler, Avrasya’dan batıya ve güneye akan konar göçerlikten sonra Anadoluyu öz yurtlarından biri haline getirme sürecinde özellikle Horasan yöresinde savaşkan ve fetihçi karakterlerini İslamın fütuhat kültürü ile yeniden oluşturmuşlardır. Osmanlı imparatorluğu döneminde 600 yıl gibi yukarıda belirttiğim beşeri coğrafyada etkin olmuşlardır.  Toprağın içinde tohumları ile var olan Doğu Roma ve Hitit imparatorluğu geleneklerini de bünyelerinde eriten ve 18. yüzyıl Fransız devrimi sonrası Türkler, milletler tarihinin asli aktörlerinden biri olmuşlardır. Tasavvufi tarih yapıcılığı temelinde Anadolu’da var olan diğer halkların fiili işgallere karşı birlikte ebrulanım halindeki direnişi sonucu oluşan Türkiye Cumhuriyeti, kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları tarafından 1. Dünya Savaşı’nın çetin koşullarda varlık bulmuştur. Emperyal güçlerce desteklenen tutucu yobazlığın etkisi altında toplumsal tabanı genişleyemeyen cumhuriyet, günümüzde sert ve kaotik ortamlarda geniş bir uylaşım sürecini üreten dallanma ve türbülanslar yaşamaktadır. Daha önceki yazılarımda belirttiğim günümüz kaotik dünyasında Türkiye, 2005 yıllarından sonra ekosistem duyarlılığı yükselen gençler ve kadınların ağırlıkta olduğu değişim güçleri ile insanlığın toplumsal değişim mücadelesine katkı ve tüm yeryüzünde insan kardeşliği için sulhuyetli bir sakinlik ile yol almaktadır (ilgili yazılar için bknz: www.gelenekvegelecek.com).

B. “Çıkış için yol açıcı ya da  uçuruma sürükleyen önderlik”…

Bilincin deviniminde biyo-sosyal değişim süreçleri ve pisiko-sosyal aşama evrimin bir akışkanıdır. Toplumlar doğanın ritimsel değişimi (mevsimler ve ısısal akımlara bağlı olarak fiziki coğrafyanın topoğrafik değişimine bağlantılı demografik hareketlerin ebrulanımı sonucu genelde uyumlu giderken bazen yanlış bir çıkmaza, bazen de katostrofa düşerler. Bu sıkıntılı ortamlar ekonomik ve sosyal yaşam ile birlikte idari yapılanışı (yönetsel rejimleri) derinden sarsmaya başlar. İçinde yaşadığımız özel mülkiyetçi sistemin krizi tek başına ekonomik sıkışma, finans ve üretim krizi sonucu oluşan siyasal kriz değil aynı anda vukuu bulan doğanın ritimsel dengesindeki (ekosistem bütünlüğü) bozunumla bağlantılı genel küresel bir bunalımdır. Bu doğasal bağlantı kültürel yozlaşma ve çürüme etkisi sonucu 20. yüzyılda kendini aşırı nüfus artışı ve doğal kaynakların fütursuz tahribinin sonucunda daha gözlenir olarak açığa çıkmıştır.

Yakın tarihimiz açısından bugün ülkemizde 1950 sonrası uygulama politikaları sonucu ekonomik-sosyal konsantre emperyalist-kapitalist sistemle bütünleşmeyi yaşıyoruz. Ülke siyaseti mahfil algı yöntemleri ya da darp ile hep dizayn ediliyor.  Ezilen değişim güçlerinin etkin dinamiği olarak başta kadınlar ve şehirli gençlik 2000’li yıllarda etkin olarak yaşam içinden inisiyatif üretmeye başlamışlardır. Gezi eylemleri, anayasa değişikliklerine hayır direnci, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde demokrasi bloğu oluşumu ve 31 Mart 20019 yerel seçimlerinde millet ittifakı ile yaşanan sosyal değişim süreci cumhuriyetin yüzüncü yılı olan 2023’ü daha anlamlı karşılama işaretleridir. İstanbul ve Ankara’daki kökleşmiş yozluğun ve israfın defi için yerel seçimleri vesile kılan  değişim dalgası  vesilesi; Ankara’da  Mansur Yavaş, İstanbul’da  Ekrem İmamoğlu’nun  yanında İzmir ve Antalya yerel güçlerin  denizden gelen ılıman esintisi ile yeni bir söylemin gelişimi yaşanıyor. Daha önce sulhuyetli sakinlik olarak adlandırdığım bu yeni tarz ve 19 Mayıs 2019’da gençliğin bağnaz siyasetin dışında bağımsızlıkçı bir duruşla oluşturdukları birleşik etkinlikleri Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun 100. yılında yeni bir kolektif önderliğin kristalize oluşuna gebedir.  

Farklı alanlar yanında eğitim süreçleri ile yoğrulan kendi yaşantımı; 1970 uyarıcı etkisi ile şehirli yaşama tutunma sürecinde 1978 gençlik hareketi ile politize oluş, 12 Eylül baskılarına direniş ve 90’lı yıllarda ÖDP sürecinde fikri yenilik arayışı ve daha sonra da yaklaşık yirmi yıldır CHP’deki statükoyu değiştirme mücadelesi ile geçmektedir.  2000’li yıllar boyunca ülkemize çöken emperyalizm destekli dinci -yoz karabasana karşı ilimi ve bilmi fikriyat gelişimine katkı olarak, fütuhat ve makulat temelli Tasavvufi Praksis yaklaşım yolu oluşturma gayreti olarak karakterize edebilirim.

  1. 1970 Dev-Genç “haraketinden etkilenme”  ve 78 sonrası yıllarım…

Tanju dost;  daha önceki irdelemelerinden anladığım kadarı ile 1970 hareketini daha çok Latin Amerika solu etkisi ile “Fokocu  sapma”,  bir yönü ile “intihar eylemi “ olarak tonlamakta  ve bu yolda can veren Mahir ve Denizler’in yiğitliğine vurgu yapmaktadır:

“Solcular, D.G ezmiş ve Mahir Çayan’dan mit yaratmaya çalışır. Hatta İ. Kaypakkaya’dan da mit çıkaranlar oldu. Bunların yaptıkları işlere nasıl gittikleri, nasıl sürüklendikleri, hatalarının ülkemizde nelere nal olduğunu, solu nasıl mahvettiğini kimse incelemez. Varsa yoksa kahramanlık, yiğitlik. Bunları daha öncede yazdık, yiğitlik dışında bir savunma gelmedi. Gelemezdi de ondan. Yiğitliği teslim et ama tarihteki yerinede oturt, ama tık yok”( Mitler ve Gerçekler).

Dostlukla, bu görüş böylece senin gözünden.

1970 benim çocukluk ve gençlik dönemime denk gelir. Varoşlarda yaşama tutunmaya çalışan yoksul bir ailenin, çerden çöpten geçim arayan, eğitim yaşamı boyunca her türlü angarya işleri yapan bir bireyi olarak benim gözümde: “İkinci kurtuluş savaşı” için Tam bağımsızlık eylemleri yanında hak, adalet ve eşitlik yaratacak bir etki olarak şümul buldu. Bu konudaki noksanlık ve hatalar nefsi mülkiyetçi düzen kültürelinin kuşatması ve emperyal güçlerin dezenformasyonu yanında modern bilimsel gelişmelere duyarsızlık ile birlikte irdelenmelidir. Hatıratlarına saygı ile söz hadim bu kadar.

1978 sonrası politik hareketleri ve  12 Eylül sürecinde yaşadıklarımı yazı dizi ile “ geçmişe kırk yıllık örgüsel bakış” ile anlattım (Baknz: www.okuyay.net).

Dirençle bu günlerimi oluşturan ve 1978 sonrası süreci: Kurtuluş hareketi, CHP, SHP ve ÖDP’ de görevler alıp çalışma alanlarında bir fiil uğraşılarım içinde eleştirel  yaklaşım  ve öneri geliştirerek  irdelediğim bu yazılar özde: “Türkiye solu önderliğinin” tümü ile  mefta olduğunu ve etnisite temelinde bir gericiliğe düştüğünü ilan eder, kanımca yeni toplumcu yurtsever yol için bir  köşe taşı mahiyetindir.  Tanju dost, bu irdeleme yazılarını gençlere yol gösterir,  “tarihi bir ders notu” olarak ifade etmiştiniz.  Kendim, “kendi öz eleştirimi” yaşadığım yıllardaki pratiğim ve manayı içe doluşla kavrayışım temelinde bu tefrikada vicdani cihetim yönünde davranmaya ve ortaya koymaya gayret etim. İyi niyet bizden kerameti Allah’tan: Yeter ki sağlık olsun; nice yollar açılır, içe doluşla tayin edilen tüm menzillere erişilir.

  1. Bu Topraklar: Tasavvufi özle yeni Mustafa Kemaller yetiştirir…

“Bizim kuvvetimizdeki hız, tarihin o durdurulamaz akışındandır” N.Hikmet ‘e atfen Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşı ve ön Asyalı toplumcu yurtsever bir kişi olarak Marksizm’den etkilenimi onu aşmak için almalı derim. “Sol ve sosyalizm“ söylemi Leninst, Moist,  Avrupai vb. bu topraklarda konum ve duygu dışıdır. “Solun“ genelde irtibatsız kaldığı Horasani Kur’an yorumlayışının değişik versiyonları: Yesevilik, Melamilik ve Babailik akımları etkisindeki Şeyh Bedrettinler, Yunuslar ve Pir sultanlar’ın  lirik  nakışlı dili olan tasavvufi akış bu toprakların ruhudur. Ve Çanakkale’de Turuva’yı gören, Türkiye Cumhuriyetini Asya dayanaklı sulh yapıcı hakkaniyet kültüreli ile Avrupa’ya doğru ören Musatfa Kemal Atatürk tassavufi bir tarih yapıcısıdır (Bu konuyu:  Yazılar kitabımda Yeni şafak yazarı Yusuf Kaplan’ın eleştirisi kısmında irdeledim).  Günümüzde katakuli  ile yenilenen İstanbul seçimleri mağduru Ekrem İmamaoğlu performans ve davranış doneleri  (kendini vesvese  ve kibire kaptırmazsa ) çerçevesinde ve sulhuyetli sakinlik içinde tasavvufi tarih yapıcılığı potansiyelini  taşımaktadır.

 İnşallah, Kadim coğrafyamız topraklarında  yeni kolektif önderlik sulhuyetli sakinlik içinde  tüm yeryüzü ekosistemi bütünlüğüne  doğal katılımcı ve tüm halikin hakkına riayet sonucu oluşacaktır.

Not: Hakkı Zapçı dostun “Bağımsızlık ve Demokrasiye Giden Yol” yazılarındaki tahlillerine (bu sohbete katılımı için) gönderimler çerçevesinde; Vicdani politik rota ilkeleri ve Toplumcu Yurtsever Yol güzergahı başlıkları ile sohbet devam edecek…

 

 Baki selamlar…11.06.2019  

 

<