Skip to main content
Küreselleşmenin Ekonomik ve Toplumsal İflası – Haluk Başçıl

Küreselleşmenin Ekonomik ve Toplumsal İflası – Haluk Başçıl

Geçmişte gençlik; adalet, özgürlük, barış ve düzen değişikliği için mücadele etmişti.

Günümüzde ise gençlik; işsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik vb asli sorunlarının daha da ağırlaşmasına rağmen, önemli ve yaşamsal gördükleri iklim değişikliğine ve çevre tahribatına karşı mücadeleyi öne çıkarıyor.

Elektriğin üretimde kullanılması, üretimin serileşmesi, içten yanmalı motorlar ve iletişim alanında telgraf, radyo gibi teknolojik atılımlar ile 19. yy’ın ikinci yarısında ortaya çıkan ikinci sanayi devrimi,  ileri kapitalist ülkelerdeki aile şirketlerinin bir kısmının büyümesini ve güçlenmesini sağladı. Teknolojik gelişmeler yeni ürünlerin üretimini ve ham madde tedarikini, haberleşmeyi arttırarak ulaşım olanaklarını ve ticareti de arttırdı. Uzak pazarlara kadar ulaşan yeni ürünlerle ticaret daha yaygınlaştı. Bu sürece uyum sağlayan şirketler, tekelci ulus şirketi konumuna ulaştı. Bu gelişmeye paralel olarak, ulus devlet de bu tekellerin hammadde tedarik zincirinin kesintisiz sürmesini, ürünlerini de dış pazarlara ulaşmasını sağlayan sömürgeci devletten emperyalist devlete evrildi.

Emperyalist ulus devletin askeri, politik ve diplomatik güvencesi altında büyüyüp güçlenen bu tekeller, rakiplerini alt etmek için kendi aralarında üst birliktelikler oluşturdular. Emperyalist ulus devletlerde tekeller arasındaki rekabet ve birliktelik oluşumunda doğrudan yer aldılar. 1900’lerin başında hızlanan bu süreç “mihver devletleri”ni ve “müttefik devletleri”ni  oluşturdu. Ulusal tekeller ve onların hamisi ulus devletler ittifakları arasındaki çekişmeler önce dolaylı çatışmaya sonra da doğrudan savaşa dönüştü. İki dünya savaşı bu zeminde ortaya çıktı. İkinci Dünya Savaşı’ nı kazanan içinde ABD’nin olduğu Müttefikler Cephesi oldu. Bu cephenin ulusal tekelleri de rakiplerinin üstünde üstünlük kurdular. Dolayısıyla aslan payını da ABD’nin ulusal tekelci şirketleri aldı.

İkinci Dünya Savaş’ ı Avrupa ve Japonya’yı yakıp yıkmış, üretim, tüketim alt yapısını mahvetmişti. Ulusal tekellerin tedarik zinciri kırılmış, üretim merkezleri tahrip olmuş, pazar etkinlikleri de kaybolmuştu. ABD ve ulusal tekelleri ise tam tersine savaş ortamında her açıdan atılım içindeydiler. ABD ve ulusal tekelleri bu ortamı iyi değerlendirdiler. Kendi çıkarlarına uygun yeni dünya düzeni ile kapitalist sistemi yeniden yapılandırdılar. ABD, uluslararası Para Fonu “IMF” ve Dünya Bankası, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması “GATT” Birleşmiş Milletler (BM), Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü “NATO” gibi çok uluslu yapılanmalar aracılığıyla, Avrupa’nın emperyalist ulus devletlerini, Japonya’yı kendisine tabi alt emperyalist ulus devlete dönüştürdü. ABD, hegemonyası altındaki bu çok uluslu kuruluşlar aracılığıyla diğer ülkelerin ulusal tekelleri üzerinde de denetim kurdu.

İkinci Dünya Savaş’ ı dönemi ve sonrasındaki; bilgisayar teknolojisi, fiber optikler, lazer teknolojisi, telekomünikasyon, yeni sentetik ürünler, biyogenetik, biyotarım gibi bilimsel keşifler ve yeni teknolojik atılımlar, üretimde dijitalleşmeyi getirdi. Kapitalizm; elektronik ve bilgi teknolojilerinin kullanımı, bilgi iletişim alanındaki atılımlar,  yeni otomasyon yöntemleri, yeni ve akıllı robotlarla üçüncü sanayi devrimine uygun olarak kendisini yeniden düzenledi. Bu sayede hem üretimde verimliliği, hem de maliyetleri düşürerek ucuzlattıkları ürünlerle tüketimi artırdılar. Üretimin sayısallaşması, iletişim teknolojisinde gelişmeler hem mamul, yarı mamul ürünlerin üretim sürecindeki dolaşımını, hem de ürünün pazarlara ulaşmasını hızlandırıp yaygınlaştırdı. Elektrikli ev ürünleri, otomobil vb küçük ve pratik yeni ürünler toplumun gündelik hayatına girdi. Artan üretimin tüketilmesini sağlayacak şekilde metropol ülkelerde toplum tüketim toplumuna dönüştürüldü. İleri kapitalist ülkelerden başlayan tüketim kültürü ve alışkanlıkları daha sonra yarı sömürge ülkelere doğru yayıldı. Üretim ve tüketim dolaşımı büyük hız kazandı. Ulusal tekeller de bu süreçte önce ulus üstü tekellere sonra da çok uluslu tekellere dönüştüler. Çok uluslu tekellerin üretim sürecine ilişkin her türlü ham, yarı mamul, mamul maddeyi içeren tedarik zincirleri, sermayenin sirkülasyonu, para transferleri, ileri iletişim ve ulaşım ağları sayesinde daha komplike ve etkin bir boyuta ulaştı.  Bu sayede 1970’lerin sonuna doğru emperyalist ulus devletlerin ve yarı sömürge ulus devletlerin egemenlik ve mülkiyet hakkı, hukuk kuralları ve ulusal pazarları, artık yeni bir düzlemde küresel kurallarla küresel pazara eklemlenebilirlerdi. Amerikan merkezli çok uluslu şirketlerin ve ABD’nin inisiyatifiyle ulus devletlerin egemenlik ve mülkiyet hakkının birçoğu ellerinden alınarak çok uluslu tekellere devredildi. Çok parçalı ulusal pazarlar birbirine entegre edilerek çok uluslu küresel pazar oluşturuldu. Kapitalist ülkelerde oluşturulmuş olan tüketim toplumu ve kültürü modeli, yarı sömürge ülkelere de taşındı. Ulus devlete göre tanımlanan yurttaşlık hak ve hukuku, küresel pazar ve onun uzantısı tüketim toplumuna uygun olarak müşteri hak ve hukukuna dönüştürüldü. “Hakimiyetin kayıtsız şartsız çok uluslu tekellerin” olduğu bir döneme geçildi.

Çok uluslu tekeller dünyasında yeni bilimsel buluşlar ve teknolojik gelişmelerle dördüncü teknolojik devrimin eşiğindeyiz. Yapay zekanın gelişimi, robotların üretimi tamamen devralması, üç boyutlu yazıcılar sayesinde üretimin fabrikalardan evlere inmesi, devasa bilgi birikiminin veri analizleriyle ayıklanıp değerlendirilmesi, siber-fiziksel sistemlere dayalı üretim ile kişiselleştirme, görselleştirme, hibritleştirme ile yeni bir döneme giriliyor. Artık üretim sürecinde, insanlardan neredeyse tamamen bağımsız, fabrikalardaki makineler, bilgisayarlar, sensörler ve diğer entegre bilgisayar sistemleri birbirleriyle bilgi alışverişinde bulunarak, kendi kendilerini koordine ederek üretim yapabilecekleri bir aşamadayız. Üretim ve tüketim süreci buna göre yeniden yapılandırılacak. Ancak kitlesel üretim ve tüketim anlayışı da doğal sınırlarına gelmiş, dayanmış durumda. Ne tüketim toplumu bir önceki dönemde olduğu gibi borca dayalı tüketimi sürdürebilecek durumda, ne de yeni teknolojinin üretimde kullanacağı ham madde ve enerji eskisi gibi bol ve kolay ulaşılır durumda. Küreselleşme (felaket kapitalizmi) yarattığı borca dayalı tüketim toplumu ve ekosistemdeki tahribat, küresel ısınma, iklim değişikliği sorunlarıyla karşı karşıya.  

      Finansal ve toplumsal iflas:

Büyük şirketler, tekeller, ulusal tekeller, ulus üstü tekeller, çok uluslu tekeller evriminin kitlesel üretim-tüketim döngüsünün giderek arttığı ve hızlandığı bu süreç doğal gelişim sınırına dayandı. Bir yandan doğada sınırlı olan ve yenilenmeyen ham madde kaynaklarında yaşadığı “kıtlık”, bir yandan yarattığı borca dayalı tüketim toplumunun borç yükünün ağırlığı, bir yandan da bozduğu ekosistem ve çevre kirliliği kapitalimin evrimci ilerlemeci gelişiminin de sonunu getirdi. Artık aynı düzlemde ilerlemenin imkanı kalmadı.

  • Özelleştirme adı altında emperyalist ya da yarı sömürge ulus devlet ulus devlet bünyesindeki kamu mülkiyetini ele geçiren çok uluslu şirketler varlıklarına varlık kattılar. Bütün ülkelerde orta sınıfları kredi kartları, bireysel krediler aracılığıyla bankalara borçlu kılma üzerinden tüketim toplumuna kattılar. Bu şekilde oluşturdukları borca dayalı tüketim modelinin sürdürülebilirliği mümkün değildi.
  • Bunun da sonuçları ağır oldu:
    • Oluşturdukları bu borç ağır ve geri dönüşü zordu. Bunun ilk belirtisi, geri dönmeyen borçların finans tekellerinin çökerttiği 2007-2008 yılında ABD’de ortaya çıktı. Ancak devletin finans tekellerinin ödenmeyen borçlarını satın alarak bunlara aktardığı milyarlarca $ ile finans sistemini kurtardı. Bu sayede borca dayalı tüketim toplumunu ayakta tutabildi. Bu durum fazla sürmedi. On yıl sonra 2019’da çok uluslu finans tekelleri, ödenmeyen borçlar nedeniyle daha derin bir krize girdi. Covid-19 Pandemisi’ni fırsata dönüştüren iktidarlar çok uluslu finans sisteminin kurtarmak için ABD trilyonlarca $, AB de trilyonlarca euro basarak bunların borçlarını üstlenmek durumunda kaldı. Mali disiplin, kamu harcamalarının kısılması bütçe açıklarının azaltılması, mali tasarruf, kurallara bağlanmış sıkı para politikası, devletin ekonomiye müdahale etmemesi… vb. kriterlerden oluşan neoliberal ekonominin bütün kuralları anında terk edildi. Devletler verdikleri birkaç trilyonluk destek ile yüzlerce trilyonluk borcun üzerine inşa edilen tüketim toplumunu ve çok uluslu finans tekellerini ayakta tutabilecek mi? Çöküşü engelleyebilecek mi?
    • Tüketim çılgınlığı ile bankalara borçlandırdıkları orta sınıfın elinde olana bitene el koydular. Küreselleşmenin sadık savunucuları olan bu sınıf, satın alma gücünü yitirdi. Tüketim toplumunun dışına düştü. Borca dayalı tüketim toplumu da sürdürülebilir olmaktan çıktı.
  • Kamu mülkiyetini ve orta sınıfların birikimlerini ele geçiren Çok uluslu tekellerin sahipleri ve işbirlikçileri varlıklarını devasa boyuta çıkardılar. Dünya nüfusunun %1’ni oluşturan bu azınlığın varlıkları, zenginlikleri, geride kalan %99’un toplam varlığına ulaştı.
  • 1830’da bir milyar olan dünya nüfusu 100 yıl içinde, 1930’da ikiye katlandı. Bu süre teknolojik gelişim ve kamusal hizmetlerle yaşam seviyesinin yükselmesiyle giderek kısaldı. Dünya nüfusu 40 yılda ikiye katlamaya başladı. 1930 doğan bir kişi, kırk yaşına geldiğinde nüfusun 2 milyardan 4’e, seksen yaşına ulaştığında da 7,5 milyara çıktığını gördü. Artan nüfus doğal kaynakların tüketimini de hızlandırdı. 20 yy. da kapitalizmin kitlesel üretim ve tüketim kurgusu enerji tüketimini 10, endüstriyel maden çıkarımını 27 ve inşaat malzemelerini 34 kat arttırdı. 1930’da 5 milyon varil olan petrol üretimini de 20 kat artarak 100 milyon varile çıktı. Bilim adamlarının yakın zamanda yaptıkları araştırmaya göre, doğada az bulunan ve yenilenemeyen 88 mineral kaynağı giderek tükeniyor. Giderek artan talep bu minerallerde kıtlığa yol açıyor. Rüzgar türbinlerinin üretimi için gerekli olan gümüş, fotovoltaik güneş enerji sistemlerinin temel bir bileşeni indiyum veya güneş pillerinde bulunan lityum da giderek tükenen bu minerallerin içinde yer alıyor.
  • İki yüzyıllık toplumsal mücadelenin ürünü olan hak ve özgürlükleri, demokratik kurumları ve demokrasi kültürü demokratik ve kısmi demokratik ulus devlet formuna uygun olarak biçimlendi. Diğer bir ifadeyle temel hak ve özgürlüklerin, demokratik kurumların ve demokrasi kültürünün güvencesi ulus devlet, egemenlik haklarını çok uluslu tekellere devir etmesiyle, toplum bu kazanımlarını sahiplenmede ve korumada zora düştü. Ulus devlet formunu da giderek otoriterleştirdi. Bu süreç toplum ile ulus devlet arasındaki yabancılaşmayı daha da arttırdı. Çok uluslu tekeller dünyasının bir aracı durumuna gelen ulus devlet ile toplum arasındaki çelişkiler (ki bunlar tali çelişkilerdir), gerçek özne olan bu tekeller ile toplum arasındaki çelişkilerin ( temel çelişkinin) üstünü örttü.

Ekosistemin tahribatı ve iklim değişikliği:

Çok uluslu tekeller, küreselleşme ile birlikte canlı-cansız yer altı, yer üstü tüm doğal varlıkları üretim sürecinin basit bir bileşeni haline getirdiler. Toprağa attırdığı milyonlarca ton suni gübre, herbisit, insektisid ve pestisid ile bu canlı türlerini tüketti. Toprağı, yer altı ve üstü tatlı su kaynaklarını da kirletti. Atmosferin, tatlı ve tuzlu su alanlarının, toprağı ve onun bir parçası olan bitki örtüsünün ve hayvansal canlıların (börtü böçekten, kuşlara, yaban hayvanlarına kadar hepsinin iç dengesini ve ekolojik sistemin bütünselliğini bozdu. Doğayı kendisini yenileme kapasitesinin üstünde kullandı. İlkim değişikliğine yol açtı.

BM, DB, IMF dahil bir çok uluslar arası kuruluşun bilim insanlarına hazırlattıkları raporlarda insan faaliyetinin (daha doğru çok uluslu tekellerin üretim tüketim döngüsünün) ürünü sera gazlarının aşırı salınışının iklim değişikliğine yol açtığına belirtiler ve bunun tehlikeli sonuçlarına dikkat çektiler. Bu tür çok sayıdaki çalışmalardan iki tanesi:

  • 2014’de Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’ nin “NASA” finanse ettiği matematikçi, sosyolog ve ekolog ekibinin yürüttüğü Human and Nature Dynamics (HANDY),
  • World3 – Büyümenin Sınırları (Roma Kulübü Raporu),

sistemin çıkmazlarını ve insanlığın geleceğine ilişkin öngörüleri içeriyordu.

Bilim insanlarının hazırladığı raporlardan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nin raporlarına kısaca değinmek fikir verecektir. IPCC’nin 2019’da hazırladığı altıncı rapor bile karşı karşıya olduğumuz felaketi yeterince ortaya koyuyor.

  1. Karasal Ekosistemlerde İklim değişikliği, Çölleşme, Arazi Bozulumu, Sürdürülebilir Arazi Yönetimi, Gıda Güvencesi ve Seragazları Değişimleri” Rapor’u arazi tahribatının ve biyolojik çeşitlilik kaybının insanlık tarihinde daha önce görülmemiş bir boyuta ulaştığını ortaya koydu:
    • Ormanların %60-80’ini, doğal otlak alanların %70-90’ının olumsuz etkilediği,
    • Dünya’nın yaklaşık %75’ini kullanan insanların, kullandıkları arazilerin %25’inde tahribata neden olduğu ve biyolojik çeşitliliğin de %11-14 oranında azaldığı,
    • Tarım arazilerinin %12-14’de toprağın aşırı kullanımının erozyona yol açtığı, toprağın en verimli üst kısmını yok olmasının tarımsal üretkenliği azalttığı,
    • Küresel seragaz salınımının %23’ünün kitlesel tarım üretim yöntemlerinden geldiğini,
    • Afrika, Güney Amerika ve Güneydoğu Asya’da görülen kuraklık; su kıtlığını, toprak erozyonunu, bitki örtüsü tahribatını, orman yangınlarını, biyolojik çeşitlilik kaybını daha da arttırdığını ve yakın gelecekte bu bölgelerde açlık sorununa yol açacağını,

belirtiyordu.

  1. ‘Değişen İklimde Okyanuslar ve Kriyosfer”  Rrapor’ u (gezegenin tüm donmuş alanları; buz tabakaları, dağ buzulları, permafrost, buz sahanlığı ve kar örtüsü raporu)
  • Grönland ve Antartika’nın her on yılın ardından %13 oranında küçüldüğü, buzul kitlelerinin hızla eridiği ve her yıl 400 milyar tondan fazla suyu okyanusa bıraktığı,
  • İklim değişikliğinin okyanuslardaki canlı yaşamı büyük ölçüde etkilediği, deniz suyunun oksijen kaybına uğrayıp daha asidik hale geldiğini, okyanusların ısınmasının plankton yaşamını etkilediği ve aşırı avlanmayla birlikte balık popülasyonlarının giderek azaldığı,
  • Eriyen buzulların  Gulfstreame (Golfsitrim) akıntısını zayıflatacağını, Kuzey Avrupa’daki fırtınaları artıracağını, Orta Afrika’ya düşecek yağış miktarını azaltacağını,
  • Sibirya’nın kar/buz örtüsünün, donmuş topraklarının (Permafrostun) çözülmesinin küresel ısınmayı artırarak iklim değişikliğini hızlandıracağı, 
  • Aşırı sera gazı emisyonlarına bağlı olarak deniz seviyelerinin yükselmeye başladığı, bu sürecin devamı durumunda, bazı ada ülkelerinin, Mozambik, Madagaskar, Meksika, Venezuela, Finlandiya, Bangladeş ve Endonezya’nın büyük şehirlerinin, Filipinler, Vietnam, Bangladeş, Mısır, Batı Afrika’nın verimli deltalarını sular altında kalacağını ve kitlesel nüfus hareketlerine yol açacağını öngörüyorlar.

Sonuç olarak:

Bütün bilimsel veriler çok uluslu tekellerin oluşturduğu küresel pazar, kitlesel üretim ve tüketim döngüsüne dayalı kapitalist siteminin kendi sınırlarına dayandığını ortaya koyuyor. Bu sistemin efendilerinden ve önde gelen savunucularından bir kısmı, sistemin iflas ettiğini kabul ediyor. Bir bütün olarak da yerine neyi koyacaklarının kararsızlığı içindeler.

Sovyetler Birliği tipi sosyalizmin, kamusal mülkiyet temelinde kitlesel üretim ve tüketim döngüsünün eşit ve adil paylaşıma dayalı sosyalist tüketim toplumu modelinden sonra, kapitalizmin özel mülkiyet temelinde kitlesel üretim ve tüketim döngüsünün adaletsiz paylaşımına dayalı kapitalist tüketim toplumu da iflas ediyor.

Geçmişte gençlik; adalet, özgürlük, barış ve düzen değişikliği için mücadele etmişti. Günümüzde ise gençlik: işsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik vb “asli sorunlarının” daha da ağırlaşmasına rağmen daha önemli ve yaşamsal gördükleri iklim değişikliğini ve çevre tahribatını mücadelesini öne çıkarıyorlar.

Kapitalizmin çeşitli ideolojik versiyonlarının, baskılarının, demagojilerinin, satın almalarının, kısaca her türlü aracının işlevsiz kaldığı, aşamadığı engel ekosistem oldu. Bir de varlığını oluşturan “tüketim toplumu ve kitlesel tüketim pazarı”nın asli unsuru milyarlarca insanın alım gücünü yitirerek pazarın dışına düşmesi oldu.  İkisi birden küreselleşmenin ölüm çanlarını çalıyorlar.  

Şubat 2021, Haluk Başçıl

Kaynak:

Comment tout peut s’effondrer, Pablo Servingne, Raphael Stevens, Editions du Seuil, 2015

IPCC Arazi Özel Raporu Artık Türkçe,6 Şubat 2021, https://ekoiq.com/2020/12/02/ipcc-arazi-ozel-raporu-artik-turkce/

Üçüncü Ve Dördüncü Sanayi Devrimleri Arasındaki Temel Ve Sistematik Farklılıkların Determinist Bir Yaklaşımla Analizi, Öğr. Gör. Naci Atalay DAVUTOĞLU, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1110924