M.Tanju Dost ile Yazılı Söyleşi(2) – Orhan Karakuş

Kadim coğrafyamız topraklarında  yeni kolektif önderlik sulhuyetli sakinlik içinde  tüm yeryüzü ekosistemi bütünlüğüne  doğal katılımcı ve tüm halikin hakkına riayet sonucu oluşacaktır.

A. Kavim, millet ve insan kardeşliği…

Bir dil ve yaşam birliği temelinde kültürel harsta töre geliştiren ve daha çok konargöçer olup yerleşik toprak bütünlüğü geliştirmeyen toplulukları kavim olarak alırsak, Türkler bu kategoride önemli yer tutarlar. Tarihselin idari, sosyal ve kültürel yapılanmasında Asya özelinde, Avrasya temelli  beşeri   coğrafyanın yanında, Avrupa’da Tuna  havzası ve çevresi, Afrika’nın kuzey kuşağı  ve Orta doğu bölgesi Türklerin hakkaniyete dayalı  tarih yapıcı yönleri  ile yoğrumludur.  Türkler, Avrasya’dan batıya ve güneye akan konar göçerlikten sonra Anadoluyu öz yurtlarından biri haline getirme sürecinde özellikle Horasan yöresinde savaşkan ve fetihçi karakterlerini İslamın fütuhat kültürü ile yeniden oluşturmuşlardır. Osmanlı imparatorluğu döneminde 600 yıl gibi yukarıda belirttiğim beşeri coğrafyada etkin olmuşlardır.  Toprağın içinde tohumları ile var olan Doğu Roma ve Hitit imparatorluğu geleneklerini de bünyelerinde eriten ve 18. yüzyıl Fransız devrimi sonrası Türkler, milletler tarihinin asli aktörlerinden biri olmuşlardır. Tasavvufi tarih yapıcılığı temelinde Anadolu’da var olan diğer halkların fiili işgallere karşı birlikte ebrulanım halindeki direnişi sonucu oluşan Türkiye Cumhuriyeti, kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları tarafından 1. Dünya Savaşı’nın çetin koşullarda varlık bulmuştur. Emperyal güçlerce desteklenen tutucu yobazlığın etkisi altında toplumsal tabanı genişleyemeyen cumhuriyet, günümüzde sert ve kaotik ortamlarda geniş bir uylaşım sürecini üreten dallanma ve türbülanslar yaşamaktadır. Daha önceki yazılarımda belirttiğim günümüz kaotik dünyasında Türkiye, 2005 yıllarından sonra ekosistem duyarlılığı yükselen gençler ve kadınların ağırlıkta olduğu değişim güçleri ile insanlığın toplumsal değişim mücadelesine katkı ve tüm yeryüzünde insan kardeşliği için sulhuyetli bir sakinlik ile yol almaktadır (ilgili yazılar için bknz: www.gelenekvegelecek.com).

B. “Çıkış için yol açıcı ya da  uçuruma sürükleyen önderlik”…

Bilincin deviniminde biyo-sosyal değişim süreçleri ve pisiko-sosyal aşama evrimin bir akışkanıdır. Toplumlar doğanın ritimsel değişimi (mevsimler ve ısısal akımlara bağlı olarak fiziki coğrafyanın topoğrafik değişimine bağlantılı demografik hareketlerin ebrulanımı sonucu genelde uyumlu giderken bazen yanlış bir çıkmaza, bazen de katostrofa düşerler. Bu sıkıntılı ortamlar ekonomik ve sosyal yaşam ile birlikte idari yapılanışı (yönetsel rejimleri) derinden sarsmaya başlar. İçinde yaşadığımız özel mülkiyetçi sistemin krizi tek başına ekonomik sıkışma, finans ve üretim krizi sonucu oluşan siyasal kriz değil aynı anda vukuu bulan doğanın ritimsel dengesindeki (ekosistem bütünlüğü) bozunumla bağlantılı genel küresel bir bunalımdır. Bu doğasal bağlantı kültürel yozlaşma ve çürüme etkisi sonucu 20. yüzyılda kendini aşırı nüfus artışı ve doğal kaynakların fütursuz tahribinin sonucunda daha gözlenir olarak açığa çıkmıştır.

Yakın tarihimiz açısından bugün ülkemizde 1950 sonrası uygulama politikaları sonucu ekonomik-sosyal konsantre emperyalist-kapitalist sistemle bütünleşmeyi yaşıyoruz. Ülke siyaseti mahfil algı yöntemleri ya da darp ile hep dizayn ediliyor.  Ezilen değişim güçlerinin etkin dinamiği olarak başta kadınlar ve şehirli gençlik 2000’li yıllarda etkin olarak yaşam içinden inisiyatif üretmeye başlamışlardır. Gezi eylemleri, anayasa değişikliklerine hayır direnci, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde demokrasi bloğu oluşumu ve 31 Mart 20019 yerel seçimlerinde millet ittifakı ile yaşanan sosyal değişim süreci cumhuriyetin yüzüncü yılı olan 2023’ü daha anlamlı karşılama işaretleridir. İstanbul ve Ankara’daki kökleşmiş yozluğun ve israfın defi için yerel seçimleri vesile kılan  değişim dalgası  vesilesi; Ankara’da  Mansur Yavaş, İstanbul’da  Ekrem İmamoğlu’nun  yanında İzmir ve Antalya yerel güçlerin  denizden gelen ılıman esintisi ile yeni bir söylemin gelişimi yaşanıyor. Daha önce sulhuyetli sakinlik olarak adlandırdığım bu yeni tarz ve 19 Mayıs 2019’da gençliğin bağnaz siyasetin dışında bağımsızlıkçı bir duruşla oluşturdukları birleşik etkinlikleri Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun 100. yılında yeni bir kolektif önderliğin kristalize oluşuna gebedir.  

Farklı alanlar yanında eğitim süreçleri ile yoğrulan kendi yaşantımı; 1970 uyarıcı etkisi ile şehirli yaşama tutunma sürecinde 1978 gençlik hareketi ile politize oluş, 12 Eylül baskılarına direniş ve 90’lı yıllarda ÖDP sürecinde fikri yenilik arayışı ve daha sonra da yaklaşık yirmi yıldır CHP’deki statükoyu değiştirme mücadelesi ile geçmektedir.  2000’li yıllar boyunca ülkemize çöken emperyalizm destekli dinci -yoz karabasana karşı ilimi ve bilmi fikriyat gelişimine katkı olarak, fütuhat ve makulat temelli Tasavvufi Praksis yaklaşım yolu oluşturma gayreti olarak karakterize edebilirim.

  1. 1970 Dev-Genç “haraketinden etkilenme”  ve 78 sonrası yıllarım…

Tanju dost;  daha önceki irdelemelerinden anladığım kadarı ile 1970 hareketini daha çok Latin Amerika solu etkisi ile “Fokocu  sapma”,  bir yönü ile “intihar eylemi “ olarak tonlamakta  ve bu yolda can veren Mahir ve Denizler’in yiğitliğine vurgu yapmaktadır:

“Solcular, D.G ezmiş ve Mahir Çayan’dan mit yaratmaya çalışır. Hatta İ. Kaypakkaya’dan da mit çıkaranlar oldu. Bunların yaptıkları işlere nasıl gittikleri, nasıl sürüklendikleri, hatalarının ülkemizde nelere nal olduğunu, solu nasıl mahvettiğini kimse incelemez. Varsa yoksa kahramanlık, yiğitlik. Bunları daha öncede yazdık, yiğitlik dışında bir savunma gelmedi. Gelemezdi de ondan. Yiğitliği teslim et ama tarihteki yerinede oturt, ama tık yok”( Mitler ve Gerçekler).

Dostlukla, bu görüş böylece senin gözünden.

1970 benim çocukluk ve gençlik dönemime denk gelir. Varoşlarda yaşama tutunmaya çalışan yoksul bir ailenin, çerden çöpten geçim arayan, eğitim yaşamı boyunca her türlü angarya işleri yapan bir bireyi olarak benim gözümde: “İkinci kurtuluş savaşı” için Tam bağımsızlık eylemleri yanında hak, adalet ve eşitlik yaratacak bir etki olarak şümul buldu. Bu konudaki noksanlık ve hatalar nefsi mülkiyetçi düzen kültürelinin kuşatması ve emperyal güçlerin dezenformasyonu yanında modern bilimsel gelişmelere duyarsızlık ile birlikte irdelenmelidir. Hatıratlarına saygı ile söz hadim bu kadar.

1978 sonrası politik hareketleri ve  12 Eylül sürecinde yaşadıklarımı yazı dizi ile “ geçmişe kırk yıllık örgüsel bakış” ile anlattım (Baknz: www.okuyay.net).

Dirençle bu günlerimi oluşturan ve 1978 sonrası süreci: Kurtuluş hareketi, CHP, SHP ve ÖDP’ de görevler alıp çalışma alanlarında bir fiil uğraşılarım içinde eleştirel  yaklaşım  ve öneri geliştirerek  irdelediğim bu yazılar özde: “Türkiye solu önderliğinin” tümü ile  mefta olduğunu ve etnisite temelinde bir gericiliğe düştüğünü ilan eder, kanımca yeni toplumcu yurtsever yol için bir  köşe taşı mahiyetindir.  Tanju dost, bu irdeleme yazılarını gençlere yol gösterir,  “tarihi bir ders notu” olarak ifade etmiştiniz.  Kendim, “kendi öz eleştirimi” yaşadığım yıllardaki pratiğim ve manayı içe doluşla kavrayışım temelinde bu tefrikada vicdani cihetim yönünde davranmaya ve ortaya koymaya gayret etim. İyi niyet bizden kerameti Allah’tan: Yeter ki sağlık olsun; nice yollar açılır, içe doluşla tayin edilen tüm menzillere erişilir.

  1. Bu Topraklar: Tasavvufi özle yeni Mustafa Kemaller yetiştirir…

“Bizim kuvvetimizdeki hız, tarihin o durdurulamaz akışındandır” N.Hikmet ‘e atfen Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşı ve ön Asyalı toplumcu yurtsever bir kişi olarak Marksizm’den etkilenimi onu aşmak için almalı derim. “Sol ve sosyalizm“ söylemi Leninst, Moist,  Avrupai vb. bu topraklarda konum ve duygu dışıdır. “Solun“ genelde irtibatsız kaldığı Horasani Kur’an yorumlayışının değişik versiyonları: Yesevilik, Melamilik ve Babailik akımları etkisindeki Şeyh Bedrettinler, Yunuslar ve Pir sultanlar’ın  lirik  nakışlı dili olan tasavvufi akış bu toprakların ruhudur. Ve Çanakkale’de Turuva’yı gören, Türkiye Cumhuriyetini Asya dayanaklı sulh yapıcı hakkaniyet kültüreli ile Avrupa’ya doğru ören Musatfa Kemal Atatürk tassavufi bir tarih yapıcısıdır (Bu konuyu:  Yazılar kitabımda Yeni şafak yazarı Yusuf Kaplan’ın eleştirisi kısmında irdeledim).  Günümüzde katakuli  ile yenilenen İstanbul seçimleri mağduru Ekrem İmamaoğlu performans ve davranış doneleri  (kendini vesvese  ve kibire kaptırmazsa ) çerçevesinde ve sulhuyetli sakinlik içinde tasavvufi tarih yapıcılığı potansiyelini  taşımaktadır.

 İnşallah, Kadim coğrafyamız topraklarında  yeni kolektif önderlik sulhuyetli sakinlik içinde  tüm yeryüzü ekosistemi bütünlüğüne  doğal katılımcı ve tüm halikin hakkına riayet sonucu oluşacaktır.

Not: Hakkı Zapçı dostun “Bağımsızlık ve Demokrasiye Giden Yol” yazılarındaki tahlillerine (bu sohbete katılımı için) gönderimler çerçevesinde; Vicdani politik rota ilkeleri ve Toplumcu Yurtsever Yol güzergahı başlıkları ile sohbet devam edecek…

 

 Baki selamlar…11.06.2019  

 

30 Ağustos Zaferinin Toplumsal Boyutu – Haluk Başçıl

30 Ağustos Askeri Zaferi: İngiliz, Fransız, İtalyan ve ABD emperyalizminin ülkemize yönelik planlarını bozdu. Trakya’da, Batı Anadolu’da yaşayan Müslüman Ahalinin Anadolu’nun içine sürülmesini, kırımını önledi. Çökertilen imparatorluğun toprakları üzerinde bir ulusun doğuşunu ve bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunu sağladı.

60 Sonrası Solun Yenilgisinin Köşe Taşları – Saffet Bilen

Bir azgelişmiş ülke aydınının, saldırgan ve yağmacı bir tarafın, emperyalizmin, varlığında muhalif olarak kalabilmek için tek çıkış yolu vardır.Emperyalist merkezden düşünsel olarak da uzakta durmak. Yaklaştıkça muhalif yönü tavsar, bir müddet sonra da görünmez hale gelir.

Politik Rota Değişimi – Orhan Karakuş

Bu süreçte iktidardaki AKP (yeni parti arayışları ve iç eleştirel söylem) ve muhalefetteki CHP  (program tadilat, gençlere ve kadınlara açılımla) sarsılacaktır. Biri bölünecek, diğeri dönüşmeye çalışacaktır. MHP artık siyasetten mevtadır. HDP ve İYİ partinin toplum nazarında meşruiyeti güçlenmiştir.

Ülkemizde Kooperatifçilik Neden Gelişmiyor? – Ersen Yavuz

Yazının başlığını oluşturan bu soruyu kendi kendime hep sormuşumdur. Türkiye’de Kooperatifler neden etkin bir ekonomik aktör olamıyor diye.  Özellikle Avrupa’daki kooperatif örgütlerinin üstün rekabet yeteneklerine karşın bizde eksik olan nedir.  Kooperatiflerimizin bırakın sermaye şirketleri ile rekabet etmeyi, kendi ayakları üzerinde bile duramamalarının sebepleri nelerdir?

MİTLER ve GERÇEKLER Yazısına ek- Mehmet Tanju Akad

Orhan Karakuş Hocamız yazımıza ilgi göstermiş ve düşünceyi tetikleyerek tartışmayı ilerletebilecek bazı konu başlıklarına değinmiş. Kendisine teşekkür ederiz. Değindiği ilk konulardan birisi tarih yapan bilincin maddiliği oldu. Tabii, maddilikten kastı, bilinci şekillendiren maddi koşullar olarak alıyoruz. Burada eklemek istediğim konu, tarih içerisinde ortaya çıkan sınıf veya tabakaların ideolojilerinin altyapı-üstyapı mantığı içerisinde birebir tekabül etmediği veya çakışmadığı. İdeolojiler/bakışlar her dönemde tarihten gelen birçok diğer görüşle karışmış halde var oluyorlar. Örneğin Hristiyanlık ortaya çıkınca putperestlikle uzlaşıyor, daha sonra kapitalizm ile de uzlaşıyor ve her toplumun geleneksel özellikleri ve iç/dış çatışmalar da işe karışınca farklı mezhepler ortaya çıkıyor. Diğer dinler için de geçerli. Ayrıca, her dönemde değişik toplum kesimleri bir arada barınıyor ve ideolojiler/bakışlar homojen ve birbirinden bıçakla kesilmiş gibi ayrılmıyor. İşçi sınıfı da ortaya çıkınca sayısız farklı ideoloji üretiyor. Bunlardan herhangi birisinin işçi sınıfının saf ideolojisi olduğu, sadece birer iddiadan ibarettir. Zaten saf ideoloji de olmaz, çünkü her inanç, daha öncekilerin üzerine konulan eklemelerle meydana gelir. 

…..

19 yy düşünürlerinden Karl Marx’ın,”gerçekle görünen arasında fark olmasaydı, bilime gerek kalmazdı” sözünü hatırlayalım. Doğrudur, çünkü o taktirde her şeyi tüm çıplaklığıyla görürdük. Halbuki durum bundan çok uzaktır. Görünenin arkasındaki sayısız olguyu çözerek zar zor bir dizi resim oluşturmaya çalışıyoruz. Bu, her zaman ancak kısmen yapabileceğimiz bir şeydir. Algılarımızın seçiciliğinden, zihnimizin bunları ele alma tarzlarından, çözümleme zorluklarından dolayı zaten başımız dertten kurtulmaz. Bilgi dağını fethetmek olanaksızdır, sadece etrafındaki tepelerde biraz yükselebiliriz. İşte bu ortamda, sabit fikirler ve önyargılar işimizi daha da zorlaştırır ki, ideolojiler ve mitler düşünmemizi engelleyen unsurlar arasında başta gelir. Bunlar bir kez zihnimize sokulduktan sonra, asla temizleyemeyeceğimiz engellerdir. Tarihten gelirler, birikerek gelirler, her nesil bunlara kendi ilavelerini yapar.

…..

Zihnimiz, evrimin her aşamasında farklılık göstermiştir. Örneğin, yaşamın avcılık-toplayıcılıkla sağlandığı paleolotik dönemde insan zihninin yatay bir bakışa, doğaya uyumlu bir yatkınlığa sahip olduğunu düşünüyoruz. Tabiatla birlikte, kutsal olan da yatay ve kaleidoskopiktir. Bu bakışı, biraz da, yakın zamana kadar hala varlığını sürdürmüş olan kabilelerin incelenmesinden anladık. Artık bunlar da pek kalmadı, ayrı mesele. Tarıma ve yerleşik topluma geçilince, insan zihni dikey ve hiyerarşik bir bakış kazandı. En yüksekte olan Tanrı ile aşağıdaki insanlar arasına yarı-tanrılar yerleştirildi, sonra bunlar da kaldırıldı. Kimileri yarı tanrıların yerini alan beşeri kademeler inşa etti. Ancak Tanrı’ya ulaşmak için yükselme fikri sabit kaldı. Başlangıç döneminden beri yapılan tapınaklarda, piramitlerde vs. yükseklik, ilahi olan ile olmayan arasındaki farkı simgeleştirdi. Bu bakış, o kadar köklüdür ki, örneğin eşitlikçi olduklarını ileri süren Marksistler bile ilahlar katına yerleştirdikleri ulu liderlere sahip olmak ister. Şuur altları böyle rahatlar. Yazımızın konusunu çoktan dağıttık ama burada mitler ile ilahlaştırma eğilimi arasındaki bağlantı çok açıktır.

…..

Bir diğer konu da, bilincin (ben şuur kelimesini de seviyorum) maddi güce dönüşme koşulları. Bilinç siyasi güce dönüşebilir, veya dönüşmeden var olanı destekleyebilir ya da engelleyebilir. Bunlar kaotik süreçler içerisinde olur ve her zaman farklı sonuçlar üretmeye adaydır. İşçiler pekala muhafazakar partilere oy verir, din adamlarının hepsi muhafazakar değildir vs. Burada maddi güce dönüşme kıstasları ve mekanizmaları nedir? Kıstas, elbette nicelikle ilgilidir. Bir düşünce ancak asgari bir kitleyi etkilediği zaman maddi bir güce dönüşebilir. Peki bunun belli bir yolu var mıdır? Yoktur, ancak belli ihtiyaçlara ve özlemlere yanıt verdiği takdirde taraftar bulabilir ve bunun da asgari bir kitleye ulaşması gerekir.

…..

Orhan Hocamız, eleştirisinde, Fransa’da Alman işgali sırasında direniş eğiliminin güçlü olduğuna, binaenaleyh, direnişin bir mitten ibaret olmadığına değinmiş. Burada, dönemin tümüne bakmak gerekir. Öncelikle, Fransa’da faşizm Almanya’dan çok önce güç kazanmış buluyordu. Ne var ki 1920’lerdeki hiper enflasyon, işsizlik, sefillik ve hepsinden önemlisi müttefikler tarafından aşağılanma ve ülkeden büyük parçalar kopartılması faşizmin merkezini Almanya’ya taşıdı. Nazi’lerin kısa süren zaferi, onların Avrupa’ya getirdiği düzene olan hayranlığı artırdı. Sıradan Fransız, devasa işgal ordusunun yıkıcı masrafını öderken bile yeni düzeni Bolşevik tehdidine yeğ tuttu. Bırakın direnmeyi, Fransız Alman işbirliği bu dönemde o kadar gelişti ki, Avrupa Birliği bu temeller üzerinde kuruldu. Fransızlar yurttaşları olan Yahudileri yakalayıp Nazi toplama kamplarına gönderirken, içlerindeki direnişçileri de Gestapo’ya verdiler. Ne zaman ki, işgalin dördüncü yılına girilirken Alman orduları yenilmeye başladı, işte o zaman direniş elle tutulur hale geldi. Direniş, elbette sadece mitten ibaret değildi ve bir dizi kahramanları da vardır ama bunlar Fransa’nın gururu için abartılarak mitleştirildi.

…..

Osmanlılara dönersek, tüm diğer devletler gibi, Osmanlının da mitlere ihtiyacı vardı. Ortaçağ’da Avrupa’da krallara ve düklere uyduruk secere yazan katipler vardı. Osmanlıların tarihinde de vardır. Tarihin bir kısmı abartılır, bir kısmı unutturulmaya çalışılır. Bugün birileri devlet kurmak istese, onlar da aynı şeyi yapacaklardır. Kürtlerin kendilerine tarih uydurma çabalarını hepimiz görüyoruz. Doğaldır. Onlar da bu oyunu oynamak için mitlerini yaratmak zorunda. Osmanlı tarihinin en yaman çelişkisi ise Habsburglar ve Romanovlardan daha çok Türklerle savaşmak zorunda kalmış olmalarıdır. Timur’un, Uzun Hasan’ın ve Safavilerin orduları Türktü. Memlük ordusunda da Türkler vardı. Kaldı ki, Anadolu yaklaşık 200 yıl boyunca Osmanlı’yı kabul etmedi. Bu sorun hep sürdü. Osmanlı devleti merkezileşip büyüdükçe, Horasan geçmişinden uzaklaştı, rafizi (heterodoks) unsurlarla da onlar üzerindeki İrani etki nedeniyle çatışmaya girdi. Bunlar kişilerin iradesinin dışında olan şeylerdir. Yani, Şah İsmail’in dervişleri ortalığı ateşe verirken, kimse çıkıp “aman dikkat edin, onları kayırın” diyemezdi.

…..

Mitlerle ilgili çok önemli bir husus da, bunlara inananların amaçları için her aracı meşru görmeye daha yatkın olmalarıdır. Bilgili ve/veya iz’anlı insanlar mitlerin ne ölçüde uydurma olduğu bilir ve o kadar dert etmezler. Ancak toplumun ezici çoğunluğunu oluşturanlar için mitler önemlidir. Bunları akış süzgecinden geçirmeden inanmaya yatkın olurlar. Örneğin Almanlar, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ihanete uğradıkları için yenilgiye uğradıklarına, komünizmin ülkelerini esaret altına alacağına ve savaş sonrasında Yahudilerin kanlarını emdiğine o kadar inanmışlardı ki, bu yalanlara yürekten inanarak mit haline getirdiler ve savaşın son dakikasına kadar onları öldürdüler. Hatta, savaşın son aylarında, Yahudileri fırınlara taşıyan trenlere, cephane ve asker yaralıları taşıyan trenlerden daha fazla öncelik verdiler. Bir tane fazla öldürsek kardır dediler. Halbuki, Birinci Dünya Savaşı’na Alman ordusunda katılan 100.000 Yahudi son derece fedakarca savaşmış ve Almanlara oranla çok daha fazla madalya ve takdirname almışlardı. Kısacası, mitler son derece tehlikelidir. Bolşevikler de, dünya devriminin liderliği mitini yayarak sayısız insanlık suçu işlediler. Komünist Enternasyonal’i sadece Rus çıkarlarının bir aracı olarak kullandılar, vs. vs. Mitlere yakın olanlar, bazen insanlıktan çıkar, bazen akıldan uzaklaşır.

…..

Bizim görevimiz mitleri yıkmak olmalıdır. Ne olursa olsun. Mitlerin kandırmacılığına değil, gerçeğin gücüne inanmalıyız.

<