MİTLER ve GERÇEKLER Yazısına ek- Mehmet Tanju Akad

Orhan Karakuş Hocamız yazımıza ilgi göstermiş ve düşünceyi tetikleyerek tartışmayı ilerletebilecek bazı konu başlıklarına değinmiş. Kendisine teşekkür ederiz. Değindiği ilk konulardan birisi tarih yapan bilincin maddiliği oldu. Tabii, maddilikten kastı, bilinci şekillendiren maddi koşullar olarak alıyoruz. Burada eklemek istediğim konu, tarih içerisinde ortaya çıkan sınıf veya tabakaların ideolojilerinin altyapı-üstyapı mantığı içerisinde birebir tekabül etmediği veya çakışmadığı. İdeolojiler/bakışlar her dönemde tarihten gelen birçok diğer görüşle karışmış halde var oluyorlar. Örneğin Hristiyanlık ortaya çıkınca putperestlikle uzlaşıyor, daha sonra kapitalizm ile de uzlaşıyor ve her toplumun geleneksel özellikleri ve iç/dış çatışmalar da işe karışınca farklı mezhepler ortaya çıkıyor. Diğer dinler için de geçerli. Ayrıca, her dönemde değişik toplum kesimleri bir arada barınıyor ve ideolojiler/bakışlar homojen ve birbirinden bıçakla kesilmiş gibi ayrılmıyor. İşçi sınıfı da ortaya çıkınca sayısız farklı ideoloji üretiyor. Bunlardan herhangi birisinin işçi sınıfının saf ideolojisi olduğu, sadece birer iddiadan ibarettir. Zaten saf ideoloji de olmaz, çünkü her inanç, daha öncekilerin üzerine konulan eklemelerle meydana gelir. 

…..

19 yy düşünürlerinden Karl Marx’ın,”gerçekle görünen arasında fark olmasaydı, bilime gerek kalmazdı” sözünü hatırlayalım. Doğrudur, çünkü o taktirde her şeyi tüm çıplaklığıyla görürdük. Halbuki durum bundan çok uzaktır. Görünenin arkasındaki sayısız olguyu çözerek zar zor bir dizi resim oluşturmaya çalışıyoruz. Bu, her zaman ancak kısmen yapabileceğimiz bir şeydir. Algılarımızın seçiciliğinden, zihnimizin bunları ele alma tarzlarından, çözümleme zorluklarından dolayı zaten başımız dertten kurtulmaz. Bilgi dağını fethetmek olanaksızdır, sadece etrafındaki tepelerde biraz yükselebiliriz. İşte bu ortamda, sabit fikirler ve önyargılar işimizi daha da zorlaştırır ki, ideolojiler ve mitler düşünmemizi engelleyen unsurlar arasında başta gelir. Bunlar bir kez zihnimize sokulduktan sonra, asla temizleyemeyeceğimiz engellerdir. Tarihten gelirler, birikerek gelirler, her nesil bunlara kendi ilavelerini yapar.

…..

Zihnimiz, evrimin her aşamasında farklılık göstermiştir. Örneğin, yaşamın avcılık-toplayıcılıkla sağlandığı paleolotik dönemde insan zihninin yatay bir bakışa, doğaya uyumlu bir yatkınlığa sahip olduğunu düşünüyoruz. Tabiatla birlikte, kutsal olan da yatay ve kaleidoskopiktir. Bu bakışı, biraz da, yakın zamana kadar hala varlığını sürdürmüş olan kabilelerin incelenmesinden anladık. Artık bunlar da pek kalmadı, ayrı mesele. Tarıma ve yerleşik topluma geçilince, insan zihni dikey ve hiyerarşik bir bakış kazandı. En yüksekte olan Tanrı ile aşağıdaki insanlar arasına yarı-tanrılar yerleştirildi, sonra bunlar da kaldırıldı. Kimileri yarı tanrıların yerini alan beşeri kademeler inşa etti. Ancak Tanrı’ya ulaşmak için yükselme fikri sabit kaldı. Başlangıç döneminden beri yapılan tapınaklarda, piramitlerde vs. yükseklik, ilahi olan ile olmayan arasındaki farkı simgeleştirdi. Bu bakış, o kadar köklüdür ki, örneğin eşitlikçi olduklarını ileri süren Marksistler bile ilahlar katına yerleştirdikleri ulu liderlere sahip olmak ister. Şuur altları böyle rahatlar. Yazımızın konusunu çoktan dağıttık ama burada mitler ile ilahlaştırma eğilimi arasındaki bağlantı çok açıktır.

…..

Bir diğer konu da, bilincin (ben şuur kelimesini de seviyorum) maddi güce dönüşme koşulları. Bilinç siyasi güce dönüşebilir, veya dönüşmeden var olanı destekleyebilir ya da engelleyebilir. Bunlar kaotik süreçler içerisinde olur ve her zaman farklı sonuçlar üretmeye adaydır. İşçiler pekala muhafazakar partilere oy verir, din adamlarının hepsi muhafazakar değildir vs. Burada maddi güce dönüşme kıstasları ve mekanizmaları nedir? Kıstas, elbette nicelikle ilgilidir. Bir düşünce ancak asgari bir kitleyi etkilediği zaman maddi bir güce dönüşebilir. Peki bunun belli bir yolu var mıdır? Yoktur, ancak belli ihtiyaçlara ve özlemlere yanıt verdiği takdirde taraftar bulabilir ve bunun da asgari bir kitleye ulaşması gerekir.

…..

Orhan Hocamız, eleştirisinde, Fransa’da Alman işgali sırasında direniş eğiliminin güçlü olduğuna, binaenaleyh, direnişin bir mitten ibaret olmadığına değinmiş. Burada, dönemin tümüne bakmak gerekir. Öncelikle, Fransa’da faşizm Almanya’dan çok önce güç kazanmış buluyordu. Ne var ki 1920’lerdeki hiper enflasyon, işsizlik, sefillik ve hepsinden önemlisi müttefikler tarafından aşağılanma ve ülkeden büyük parçalar kopartılması faşizmin merkezini Almanya’ya taşıdı. Nazi’lerin kısa süren zaferi, onların Avrupa’ya getirdiği düzene olan hayranlığı artırdı. Sıradan Fransız, devasa işgal ordusunun yıkıcı masrafını öderken bile yeni düzeni Bolşevik tehdidine yeğ tuttu. Bırakın direnmeyi, Fransız Alman işbirliği bu dönemde o kadar gelişti ki, Avrupa Birliği bu temeller üzerinde kuruldu. Fransızlar yurttaşları olan Yahudileri yakalayıp Nazi toplama kamplarına gönderirken, içlerindeki direnişçileri de Gestapo’ya verdiler. Ne zaman ki, işgalin dördüncü yılına girilirken Alman orduları yenilmeye başladı, işte o zaman direniş elle tutulur hale geldi. Direniş, elbette sadece mitten ibaret değildi ve bir dizi kahramanları da vardır ama bunlar Fransa’nın gururu için abartılarak mitleştirildi.

…..

Osmanlılara dönersek, tüm diğer devletler gibi, Osmanlının da mitlere ihtiyacı vardı. Ortaçağ’da Avrupa’da krallara ve düklere uyduruk secere yazan katipler vardı. Osmanlıların tarihinde de vardır. Tarihin bir kısmı abartılır, bir kısmı unutturulmaya çalışılır. Bugün birileri devlet kurmak istese, onlar da aynı şeyi yapacaklardır. Kürtlerin kendilerine tarih uydurma çabalarını hepimiz görüyoruz. Doğaldır. Onlar da bu oyunu oynamak için mitlerini yaratmak zorunda. Osmanlı tarihinin en yaman çelişkisi ise Habsburglar ve Romanovlardan daha çok Türklerle savaşmak zorunda kalmış olmalarıdır. Timur’un, Uzun Hasan’ın ve Safavilerin orduları Türktü. Memlük ordusunda da Türkler vardı. Kaldı ki, Anadolu yaklaşık 200 yıl boyunca Osmanlı’yı kabul etmedi. Bu sorun hep sürdü. Osmanlı devleti merkezileşip büyüdükçe, Horasan geçmişinden uzaklaştı, rafizi (heterodoks) unsurlarla da onlar üzerindeki İrani etki nedeniyle çatışmaya girdi. Bunlar kişilerin iradesinin dışında olan şeylerdir. Yani, Şah İsmail’in dervişleri ortalığı ateşe verirken, kimse çıkıp “aman dikkat edin, onları kayırın” diyemezdi.

…..

Mitlerle ilgili çok önemli bir husus da, bunlara inananların amaçları için her aracı meşru görmeye daha yatkın olmalarıdır. Bilgili ve/veya iz’anlı insanlar mitlerin ne ölçüde uydurma olduğu bilir ve o kadar dert etmezler. Ancak toplumun ezici çoğunluğunu oluşturanlar için mitler önemlidir. Bunları akış süzgecinden geçirmeden inanmaya yatkın olurlar. Örneğin Almanlar, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ihanete uğradıkları için yenilgiye uğradıklarına, komünizmin ülkelerini esaret altına alacağına ve savaş sonrasında Yahudilerin kanlarını emdiğine o kadar inanmışlardı ki, bu yalanlara yürekten inanarak mit haline getirdiler ve savaşın son dakikasına kadar onları öldürdüler. Hatta, savaşın son aylarında, Yahudileri fırınlara taşıyan trenlere, cephane ve asker yaralıları taşıyan trenlerden daha fazla öncelik verdiler. Bir tane fazla öldürsek kardır dediler. Halbuki, Birinci Dünya Savaşı’na Alman ordusunda katılan 100.000 Yahudi son derece fedakarca savaşmış ve Almanlara oranla çok daha fazla madalya ve takdirname almışlardı. Kısacası, mitler son derece tehlikelidir. Bolşevikler de, dünya devriminin liderliği mitini yayarak sayısız insanlık suçu işlediler. Komünist Enternasyonal’i sadece Rus çıkarlarının bir aracı olarak kullandılar, vs. vs. Mitlere yakın olanlar, bazen insanlıktan çıkar, bazen akıldan uzaklaşır.

…..

Bizim görevimiz mitleri yıkmak olmalıdır. Ne olursa olsun. Mitlerin kandırmacılığına değil, gerçeğin gücüne inanmalıyız.

Cumhuriyetimizde MİTLER ve GERÇEKLER – Mehmet Tanju AKAD

Her toplum bazı mitlerle birlikte yaşar. Bunların bazıları yarım yamalak tarihi olaylardan türetilmiş olup, gerçeklikle ilgisi nesiller içerisinde kaybolup gitmiştir. Bazıları ise daha yakın zamanlarda üretilmiştir. Bunların da gerçekliğe daha yakın olduğu ileri sürülemez. İşin aslı, durum bunun tam tersidir, çünkü mitler çoğu zaman, toplumların var olan gerçeklikle başa çıkamadıkları veya bununla yaşayamayacakları için uydurulmuştur. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransızlar Alman işgaline karşı direniş mitini uydurdular. Evet, gerçekten Fransa’da işgale karşı direnen yurtsever unsurlar vardı ama faşizm ve işbirlikçilik daha yaygındı. Direniş daha çok Almanların yenileceğinin iyice belli olduğu 1943’te, yani işgalin dördüncü yılına girildiğinde başlamıştı. Daha sonra da yılar boyunca işgalden sonra 55.000 işbirlikçinin idam edildiği bilgisine inandık. Ama yeni bilgiler bu rakamın da aşırı abartılı olduğunu ortaya koydu. Fransızlar bu mitlere kendilerini de inandırarak teslimiyetin utancını azaltmaya çalışmıştı.

Her ülkenin mitleri vardır. Bunların bir kısmı da kuruluş efsaneleridir. Örneğin Osman Bey’in büyük bir imparatorluk kuracağının rüyasını görmesi veya Türklerin sallarla Çanakkale Boğazı’nı aşıp Rumeli’nin fethine girişmeleri gibi. İlkokulda iken, ay ışığında sırıklarla idare edilen salların üzerindeki gazileri gösteren bir poster okulun duvarında asılı dururdu. Tabii, buna ancak hayatında sala binmemiş ve deniz görmemiş saftirikler inanabilirdi, ama o zaman sorguladığımızı hatırlamıyorum. Öyle bir sal daha ilk saniyede kontrolden çıkar ve savaşçılar Ege’de kaybolurdu. Atalarımız ilk yıllarda ya küçük tekneleriyle, ya da Cenevizlilere avuç dolusu para ödeyerek karşıya geçerdi. Laf Çanakkale’den açılmışken Fransızlar da, krallarının Truvalı Aenas’ın soyundan geldiğini ileri sürerdi.

Sadece kuruluşta değil, daha sonraları statükonun devamından yana olanların da, tıpkı değişimden yana olanlar gibi, isteklerini haklı gösterecek ve meşrulaştıracak mitleri olur. Mitler siyaset yapanlara haklılık ve meşruiyet kazandırmaya yöneliktir. Ne var ki bu mitlerin hepsi gerçeği çarpıtır ve sonuçta ülkenin bütünü için zararlı olur. Kafaları bulandırır ve tek yanlı bir yönde bakmaya iter. Her zaman bu mitleri teşhir etmek ve geçmişe gömmekle yükümlüyüz. Ne var ki, insanları ve toplumları inandıkları mitlerden uzaklaştırmak zordur, çünkü bunlara inanmak onlar için sosyal işlevi olan bir ihtiyaçtır. Bu genel girişten sonra, gelelim günümüzün mitlerine.

Türkiye’de Cumhuriyet rejimine karşı olanların yarattığı ve kullandığı mitler, diğerleri gibi yalan veya en azından aşırı abartılıdır. Bunların bazıları: Cumhuriyet’in Sünnilere baskı yaptığı, Cumhuriyet’in Alevilere baskı yaptığı, Yavuz Sultan Selim’in katliamcı olduğu, zaten Osmanlıların da Türk olmadıkları gibi şeylerdir. Sanki dünyada Türk yoktu da biz geçen hafta cinin şişesinden çıktık. Osmanlıların azınlıklara zulüm yaptığı, Cumhuriyet’in Rumelililerin işi olduğunu, Anadoluluların dışlandığını söyleyenler de vardır. Daha neler. Bunlar insanları muhalif yapmak veya belli kamplara çekmek için kullanılır. Cumhuriyet döneminde etnik unsurlara baskı yaptığı da abartılır ama bu konuda maalesef, 6-7 Eylül veya Edirne olayları gibi kötü örnekler yaşanmıştır. Söz konusu işlerin asla en ufak bir mazereti olmaz ve ebediyen kınayacağız ama, bunlar dünyada yapılanlarla karşılaştırıldığında devede kulak bile değildir. Ama düşmana malzeme gerekir. Ya da, sanki Yavuz Sultan Selim’in işi yoktu da “varayım gideyim, şu Alevileri bir keseyim” demiş. Bunlar İran ile savaş çerçevesinde Erdebil’de yetiştirilip, Anadolu’yu karıştırmak için gönderilen kızıl börklü dervişlerin imhası olayıdır ki, muhtemelen onlara destek olanlar arasından da telef olan bir miktar çıkmıştır. Hangi devletin hükümdarı savaş sırasında, düşmana yakın topraklarında isyan ister. Yavuz, bunu ileri sürenler gibi,  aklını peynir ekmekle mi yemiş?

Bunların yanı sıra bazı direniş kahramanları yaratılmaya çalışılır. Geçmiş efsaneler canlandırılır. Baba İshak ve Şeyh Bedrettin ile Deniz Gezmiş arasında bir bağlantı kurulmaya çalışılır. Bunun karşısında, bazı olaylar da gizlenir, nitelikleri örtülür. Ortada, tam olarak bilinmeyen, değerlendirilmemiş sayısız olay vardır. Tam olarak bilinmedikleri için de her tarafa çekiştirilip durulur. Mesela Yunanlılarla işbirliği yaptığı için idam edilmiş bir din adamı bu yönü gizlenerek kahraman yapılır. Ya da asi bir aşiret reisinin İngiliz işbirlikçisi olduğuna kimse değinmez. Ya da hiçbir lafında en ufak bir anlam olmayan bir meczup, saçma sapan bir risale yazıp tarikat reisi olarak saygı görür ve onun adını kullanan bir cemaat ülkede darbeye kalkışacak kadar güçlenir. Ayrıca birçok kişi darbelerdeki yabancı parmağını görmezden gelir. Bu mitler kullanılmasa, ordu generallerinin yarısı hain mi olurdu? Ya da soruyu şöyle sormalı: Generallerin yarısının meczupların peşine düşecek kadar aptal, ajan olacak kadar hain olmalarını nasıl açıklamalı? Ve ordu üst kademesinin en az beş nesli, hangi mitlerin esiri olarak gaflet, delalet ve hıyanet içine düştü?

Keza, bir yandan ite kaka kahramanlar yaratılmaya çalışılırken, diğer yandan da bazı gerçek kahramanlar, örneğin Kurtuluş Savaşımızın liderleri hakkında iftira atılır. Din istismarcıları bunu çok yapar. Solcular D. Gezmiş ve M. Çayan’dan mit yaratmaya çalışır. Hatta, İ. Kaypakkaya’dan da mit çıkaranlar oldu. Bunların yaptıkları işlere nasıl girdikleri, nasıl sürüklendikleri, hatalarının ülkemizde nelere mal olduğunu, solu nasıl mahvettiğini kimse incelemez. Varsa yoksa kahramanlık, yiğitlik. Bunları daha önce de yazdık, yiğitlik dışında hiçbir savunma gelmedi. Gelemezdi de ondan. Yiğitliği teslim et ama tarihteki yerine de oturt, ama tık yok. Bülent Ecevit de, elhak namuslu, ilkeli ve Cumhuriyet’e bağlı bir kişiydi, ülkeye bazı hizmetleri de oldu. Ama “Karaoğlan” miti tutmadı, çünkü o zamana kadar hayalci kişiliği anlaşılmış, becerikli politikacı kumaşına sahip olmadığı görülmüştü. Tabii, Süleyman Demirel’in “Çoban Sülü” imajı da 1960’ların sonunda ağızlardan düşmezdi. Erbakan için dahi profesör dediler, hatta-sanki-neredeyse 100 yıllık dizel motoru o icat etmişti ama dehasına dair somut bir kanıt gösterilemedi. Türkeş için de “Başbuğ” miti yaratıldı ama kimler tarafından yönetildiği, Almanya’da niçin çuvallar dolusu parası olduğunu gündeme getirmediler. Ailesi bu parayı ülkeye taşırken birbirine düştü, sırlar ve paralar ortalığa saçıldı. İşte sana Başbuğ. Ekonominin “e”sinden bile anladığı çok şüpheli olan Çiller’i de lanse ederken az şişirmemişlerdi ama neyse ki çabuk gözden düştü. Ya Özal’a suikast konusu bir mit yaratma çabası mıydı, yoksa başka bir şey miydi? Mitlerle örülmüş bir tarihten herkes kendine göre sonuç çıkarır.

Ülke insanlarımızın çok azı mitlerle gerçekleri ayırt edebilecek, hatta bunları sorgulayabilecek niteliktedir. Ama bu, çoğu ülke için öyledir. Adolf Hitler gibi bir onbaşıyı başkomutan yapan Almanya için ne demeli. Bugün akıllı geçiniyorlar, utanmadan bir de dünyaya akıl veriyorlar. İnsanların mitlerin peşine takılması, işlerin düzelmemesinin nedenlerinden birisidir. Zaten politika yapmaya kalkan herkes ya mit yaratma, ya da eski mitleri kullanma peşine düşüyor. Sonra “biz niye adam olmuyoruz” diye sızlanma. Kendi kafanıza bakın. Bu ve diğer mitleri hiç düşündünüz mü? Kendi mitleriniz nelerdir. Bunları ne kadar sorguladınız. Sonra çıkın, istediğiniz kadar konuşun. 

Mehmet Tanju AKAD, Haziran 2019

GAYRİ MİLLİ VE GAYRİ CİDDİ BİR ÇALIŞMA “TARIMDA MİLLİ BİRLİK PROJESİ” – Ersen YAVUZ

Milli Birlik Kooperatifinden başka ve ayrıca Semerat Holding adıyla yeni bir şirket kurulmakta, özel sektörün yüzde elli ortaklığı ile oluşturulması düşünülen bu Holding’in sermayesinin geri kalan yüzde ellisine de Milli Birlik Kooperatifi ile birlikte Toprak Mahsulleri Ofisi, Türk Şeker, Çay-Kur Atatürk Orman Çiftliği gibi kamu iktisadi kuruluşlarının iştiraki planlanmaktadır.

DÜNYA KAOSA BİZ KATOSTRAFİK ÇÖKÜŞE… – Orhan Karakuş

Ülkemizde bu 1 Mayıs Çubuk’taki güvenlik zafiyeti sonucu LİNÇ provokasyonu tezgâhları yanında, kısmen belirsiz bırakılan (YSK kararı ile kesinleşen) İstanbul yerel seçimleri altında potansiyel bir gerilim riski taşımaktadır.

Dünya ticaret savaşları: diplomasi bitiyor, sofistike yeni silahlar…

Nefsi mülkiyetçi düzenin içindeki tüm “gelişebilecek nüveler” kabak çiçeği gibi açtı. Bilişim ve silah sanayisinde ultra tekeller ve ortalama devletlerden daha büyük mali yapıları olan konsantre holdingler artık dünyada başat. Küçük (KOBİ) ve orta boy (BOBİ) işletmelerin gelişerek; “eşitsiz gelişim yasasından “ yararlanıp dünya çapında pazarda yer etmeleri pek mümkün görünmüyor. Marka ve bilişsel alt yapıda güçlü olan ve dev internet altyapısı ile korporasyon üretici- alışveriş siteleri fiziki ve sanal ortamları kapladılar. Kimi endüstri dallarında tam otomasyon üretimler, yarı mamul ham madde tedariki için gelişen ülkelere yönelik yatırım kaydırmalarının yerini kritik madde kaynaklarına doğrudan erişim ile dünyada yeni bir post –küresellik başladı. Nitelikli ve ayrıcalıklı insanlar tanımlanarak  “ tüm tüketicilerin network ağları ile oltada tutulması ”  aranmaktadır. Devletlerin maliye yapıları ve merkez bankaları artık mali oligarşinin ağına takılan ülkelerin iç dizayn aparatları…

Çin ve ABD arasında gibi görünen, esasen Şangay beşlisi ve çatırdayan NATO (AB’nin ordulaşma adımı, sancılı Brexit, kıta Avrupa’sının mali ve fiziki operasyonlara ve tatbikatlara katılımda taş koyması) arasında yüksek gerilimli bir ticaret savaşı sürüyor. Bu sadece ekonomi boyutunda değil tüm psikolojik harp teknikleri yanında bilişsele evirtik mali istihbarat güçleri ile devrede. Vahabi İslamcılık etiketi ile Körfez sermayesi ABD-İsrail – İngiltere denetimine alınıyor. ABD-İsrail stratejik işbirliği iki devlet ancak tek bir vurucu güç sarmalı halinde, Ortadoğu’da Küdüs’ü zapt ve İran’ı vurma provokasyonları ile 3.dünya savaşının dördüncü evresinde yol alıyor. (bknz: www.gelenekvegelecek.com )

Ve bu günlerde Latin Amerika’da başta zengin petrol kaynakları ile Venezuela yeniden içten içe kaynatılıyor. Bu gün gelişen Kolombiya destekli darbe teşebbüsünün arkasında bizatihi ABD, entrika tezgâhlarını ve apaçık bir işgal girişimini fütursuz uyguluyor. Yalan ve talan uygulamalı liberal demokrasinin örtülü şalı olan BM yetkisiz, hava ve cıva kararları ile artık devre dışı… Dünya ölçeğinde kaos ortamı artık kontrol edilebilir kısmını geride bırakarak dallanma ve yarılmalarla birkaç koldan birden türbülans oluşturmaktadır.  Özellikle kritik enerji ve su kaynakları bölgelerinde yoğunlaşan nüfus fazlalığını da tırpanlayacak bazı daraltılmış bölgelerde NBC (Nükller-Biyolojik-Kimyasal) silahlarının devreye alınmasına ramak kaldı.

“31 Mart Yerel seçim BAHARI’nı” pramiliter faşizme çevirme hamlesi…

31 Mart yerel seçimlerini daha önceki  “31 Mart olası kestirimler ve sulhuyetli sakinlik ile sulh yapıcılığı”   başlıklı yazılarımda irdelemiştim. Şimdi İstanbul seçimlerini tavsatma ve sonucunu yargı marifetine bağlama operasyonu: “İstanbul seçimi beka meselesi” (MHP lideri Devlet Bahçeli) ve  “öyle birkaç bin oyla İstanbul verilmez” (AKP lideri R. Tayip Erdoğan) şahsi ikbal propagandası ile açmaza alınmaktadır. Bu arada Çubuk’ta şehit erimizin (Allah rahmet eylesin. Ruhu şad olsun)  defin töreninde üzerinde çalışılmış provokasyon ile CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na açık LİNÇ girişimi karşısında günümüz Türkiye’sinde şiddete karşı ortak politik tutum ve demokratik reflekslerin güçlü bir şekilde çalıştırılması yapılamıyor. Hatta şiddetin özendirilmesi yönünde ortam bulandırılmaktadır. MHP liderinin K. Kılıçdaroğlu’nu aleni suçlaması ve “cumhurbaşkanlığı hükumet” modelinin İçişleri bakanı hakkında CHP’nin savcılığa suç duyurusunda bulunması ve “yetkili erkin” teşvikkar salvosu önümüzdeki bu Mayıs ayında puslu ve dumanlı havaları şimdiden işaret etmektedir.

“1 Mayıs” ve bol güneşli günler arayışı…

Tüm çalışanların bayramı olarak tüm ezilen insanları da kapsamına alan “1 MAYIS EMEĞİN BAYRAMI”  Hepimize kutlu olsun. Ülkemizde bu 1 Mayıs Çubuk’taki güvenlik zafiyeti sonucu LİNÇ provokasyonu tezgâhları yanında, kısmen belirsiz bırakılan İstanbul yerel seçimleri altında potansiyel bir gerilim riski taşımaktadır. İnşallah kayda değer bir vukuat olmaz.  Bu yerel seçim sonuçları ile başkanlık modeli gündem dışına itilmiş ve değişim istikametini; Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün veciz sözü ile: “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”  Bir kez daha perçinlemiştir.

        Allah’ın izni ile bu yerel seçimlerde cumhuriyetin toplumsal tabanın genişlemesi ortaya çıkmış ve laik demokratik toplum devletinin meclis formu için tekrar TBMM’nin aktif olması tayin edilmiştir. 2000’li yılları karakterize eden hukuksuzluklar, yolsuzluklar, AVM ve kaçak sarayların israfları, gereksiz ve iyi düşünülmemiş projeleri ile ihalelerde haspa adam kayırmaları, İNŞALLAH, tarihin çöp sepetine atılacaktır. Şimdi organik tarımın yeniden doğal gidişata uygun yerli tohumlarla ele alınması, uluslararası sermayeye verilen imtiyazların tüm sektörlerde kısıtlanması ve kamusal kaynaklarının kooperatif birlikleri ve kamu iktisadi devlet işletmeleri eli ile yeniden organizasyonu öne çıkarılmalıdır. Hakkaniyetli yönetim modellerinin yerellerden doğru uygulanması ile merkezi Türkiye Cumhuriyeti devletinin misakı milli sınırlarımız içinde tüm toplumu birlik ve dirlik içinde müşfik ve örgün olarak adaletle sarması dört koldan şevkle örülmelidir. Cümlemizin bahtı açık olsun

baki selamlar… Orhan Karakuş, 30.04.2019

<