Yazar Arşivi

30 Ağustos Zaferinin Toplumsal Boyutu – Haluk Başçıl

30 Ağustos Askeri Zaferi: İngiliz, Fransız, İtalyan ve ABD emperyalizminin ülkemize yönelik planlarını bozdu. Trakya’da, Batı Anadolu’da yaşayan Müslüman Ahalinin Anadolu’nun içine sürülmesini, kırımını önledi. Çökertilen imparatorluğun toprakları üzerinde bir ulusun doğuşunu ve bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunu sağladı.

Geçmişe Bakış mı, Ruh Halinin Yansıtılması mı? – Haluk Başçıl

12 Mart 71 ve 12 Eylül 80 askeri darbelerinin yarattığı derin travmalar sol ve sosyalist kesimlerde farklı davranış kalıplarına yol açtı. Günümüzde ülkemizin içine düşürüldüğü açmazlar, sol siyasetin politik arenanın dışına düşmesi, yaşanan politik savrulmalar sol cenahta yaşanan travmayı daha da derinleştirdi. Ortaya çıkan olumsuz ruh halini besleyen geçmişe yönelik suçlayıcı eleştiriler, günümüzde geçerli akçe oldu.

60 Sonrası Solun Yenilgisinin Köşe Taşları – Saffet Bilen

Bir azgelişmiş ülke aydınının, saldırgan ve yağmacı bir tarafın, emperyalizmin, varlığında muhalif olarak kalabilmek için tek çıkış yolu vardır.Emperyalist merkezden düşünsel olarak da uzakta durmak. Yaklaştıkça muhalif yönü tavsar, bir müddet sonra da görünmez hale gelir.

Politik Rota Değişimi – Orhan Karakuş

Bu süreçte iktidardaki AKP (yeni parti arayışları ve iç eleştirel söylem) ve muhalefetteki CHP  (program tadilat, gençlere ve kadınlara açılımla) sarsılacaktır. Biri bölünecek, diğeri dönüşmeye çalışacaktır. MHP artık siyasetten mevtadır. HDP ve İYİ partinin toplum nazarında meşruiyeti güçlenmiştir.

Ülkemizde Kooperatifçilik Neden Gelişmiyor? – Ersen Yavuz

Yazının başlığını oluşturan bu soruyu kendi kendime hep sormuşumdur. Türkiye’de Kooperatifler neden etkin bir ekonomik aktör olamıyor diye.  Özellikle Avrupa’daki kooperatif örgütlerinin üstün rekabet yeteneklerine karşın bizde eksik olan nedir.  Kooperatiflerimizin bırakın sermaye şirketleri ile rekabet etmeyi, kendi ayakları üzerinde bile duramamalarının sebepleri nelerdir?

MİTLER ve GERÇEKLER Yazısına ek- Mehmet Tanju Akad

Orhan Karakuş Hocamız yazımıza ilgi göstermiş ve düşünceyi tetikleyerek tartışmayı ilerletebilecek bazı konu başlıklarına değinmiş. Kendisine teşekkür ederiz. Değindiği ilk konulardan birisi tarih yapan bilincin maddiliği oldu. Tabii, maddilikten kastı, bilinci şekillendiren maddi koşullar olarak alıyoruz. Burada eklemek istediğim konu, tarih içerisinde ortaya çıkan sınıf veya tabakaların ideolojilerinin altyapı-üstyapı mantığı içerisinde birebir tekabül etmediği veya çakışmadığı. İdeolojiler/bakışlar her dönemde tarihten gelen birçok diğer görüşle karışmış halde var oluyorlar. Örneğin Hristiyanlık ortaya çıkınca putperestlikle uzlaşıyor, daha sonra kapitalizm ile de uzlaşıyor ve her toplumun geleneksel özellikleri ve iç/dış çatışmalar da işe karışınca farklı mezhepler ortaya çıkıyor. Diğer dinler için de geçerli. Ayrıca, her dönemde değişik toplum kesimleri bir arada barınıyor ve ideolojiler/bakışlar homojen ve birbirinden bıçakla kesilmiş gibi ayrılmıyor. İşçi sınıfı da ortaya çıkınca sayısız farklı ideoloji üretiyor. Bunlardan herhangi birisinin işçi sınıfının saf ideolojisi olduğu, sadece birer iddiadan ibarettir. Zaten saf ideoloji de olmaz, çünkü her inanç, daha öncekilerin üzerine konulan eklemelerle meydana gelir. 

…..

19 yy düşünürlerinden Karl Marx’ın,”gerçekle görünen arasında fark olmasaydı, bilime gerek kalmazdı” sözünü hatırlayalım. Doğrudur, çünkü o taktirde her şeyi tüm çıplaklığıyla görürdük. Halbuki durum bundan çok uzaktır. Görünenin arkasındaki sayısız olguyu çözerek zar zor bir dizi resim oluşturmaya çalışıyoruz. Bu, her zaman ancak kısmen yapabileceğimiz bir şeydir. Algılarımızın seçiciliğinden, zihnimizin bunları ele alma tarzlarından, çözümleme zorluklarından dolayı zaten başımız dertten kurtulmaz. Bilgi dağını fethetmek olanaksızdır, sadece etrafındaki tepelerde biraz yükselebiliriz. İşte bu ortamda, sabit fikirler ve önyargılar işimizi daha da zorlaştırır ki, ideolojiler ve mitler düşünmemizi engelleyen unsurlar arasında başta gelir. Bunlar bir kez zihnimize sokulduktan sonra, asla temizleyemeyeceğimiz engellerdir. Tarihten gelirler, birikerek gelirler, her nesil bunlara kendi ilavelerini yapar.

…..

Zihnimiz, evrimin her aşamasında farklılık göstermiştir. Örneğin, yaşamın avcılık-toplayıcılıkla sağlandığı paleolotik dönemde insan zihninin yatay bir bakışa, doğaya uyumlu bir yatkınlığa sahip olduğunu düşünüyoruz. Tabiatla birlikte, kutsal olan da yatay ve kaleidoskopiktir. Bu bakışı, biraz da, yakın zamana kadar hala varlığını sürdürmüş olan kabilelerin incelenmesinden anladık. Artık bunlar da pek kalmadı, ayrı mesele. Tarıma ve yerleşik topluma geçilince, insan zihni dikey ve hiyerarşik bir bakış kazandı. En yüksekte olan Tanrı ile aşağıdaki insanlar arasına yarı-tanrılar yerleştirildi, sonra bunlar da kaldırıldı. Kimileri yarı tanrıların yerini alan beşeri kademeler inşa etti. Ancak Tanrı’ya ulaşmak için yükselme fikri sabit kaldı. Başlangıç döneminden beri yapılan tapınaklarda, piramitlerde vs. yükseklik, ilahi olan ile olmayan arasındaki farkı simgeleştirdi. Bu bakış, o kadar köklüdür ki, örneğin eşitlikçi olduklarını ileri süren Marksistler bile ilahlar katına yerleştirdikleri ulu liderlere sahip olmak ister. Şuur altları böyle rahatlar. Yazımızın konusunu çoktan dağıttık ama burada mitler ile ilahlaştırma eğilimi arasındaki bağlantı çok açıktır.

…..

Bir diğer konu da, bilincin (ben şuur kelimesini de seviyorum) maddi güce dönüşme koşulları. Bilinç siyasi güce dönüşebilir, veya dönüşmeden var olanı destekleyebilir ya da engelleyebilir. Bunlar kaotik süreçler içerisinde olur ve her zaman farklı sonuçlar üretmeye adaydır. İşçiler pekala muhafazakar partilere oy verir, din adamlarının hepsi muhafazakar değildir vs. Burada maddi güce dönüşme kıstasları ve mekanizmaları nedir? Kıstas, elbette nicelikle ilgilidir. Bir düşünce ancak asgari bir kitleyi etkilediği zaman maddi bir güce dönüşebilir. Peki bunun belli bir yolu var mıdır? Yoktur, ancak belli ihtiyaçlara ve özlemlere yanıt verdiği takdirde taraftar bulabilir ve bunun da asgari bir kitleye ulaşması gerekir.

…..

Orhan Hocamız, eleştirisinde, Fransa’da Alman işgali sırasında direniş eğiliminin güçlü olduğuna, binaenaleyh, direnişin bir mitten ibaret olmadığına değinmiş. Burada, dönemin tümüne bakmak gerekir. Öncelikle, Fransa’da faşizm Almanya’dan çok önce güç kazanmış buluyordu. Ne var ki 1920’lerdeki hiper enflasyon, işsizlik, sefillik ve hepsinden önemlisi müttefikler tarafından aşağılanma ve ülkeden büyük parçalar kopartılması faşizmin merkezini Almanya’ya taşıdı. Nazi’lerin kısa süren zaferi, onların Avrupa’ya getirdiği düzene olan hayranlığı artırdı. Sıradan Fransız, devasa işgal ordusunun yıkıcı masrafını öderken bile yeni düzeni Bolşevik tehdidine yeğ tuttu. Bırakın direnmeyi, Fransız Alman işbirliği bu dönemde o kadar gelişti ki, Avrupa Birliği bu temeller üzerinde kuruldu. Fransızlar yurttaşları olan Yahudileri yakalayıp Nazi toplama kamplarına gönderirken, içlerindeki direnişçileri de Gestapo’ya verdiler. Ne zaman ki, işgalin dördüncü yılına girilirken Alman orduları yenilmeye başladı, işte o zaman direniş elle tutulur hale geldi. Direniş, elbette sadece mitten ibaret değildi ve bir dizi kahramanları da vardır ama bunlar Fransa’nın gururu için abartılarak mitleştirildi.

…..

Osmanlılara dönersek, tüm diğer devletler gibi, Osmanlının da mitlere ihtiyacı vardı. Ortaçağ’da Avrupa’da krallara ve düklere uyduruk secere yazan katipler vardı. Osmanlıların tarihinde de vardır. Tarihin bir kısmı abartılır, bir kısmı unutturulmaya çalışılır. Bugün birileri devlet kurmak istese, onlar da aynı şeyi yapacaklardır. Kürtlerin kendilerine tarih uydurma çabalarını hepimiz görüyoruz. Doğaldır. Onlar da bu oyunu oynamak için mitlerini yaratmak zorunda. Osmanlı tarihinin en yaman çelişkisi ise Habsburglar ve Romanovlardan daha çok Türklerle savaşmak zorunda kalmış olmalarıdır. Timur’un, Uzun Hasan’ın ve Safavilerin orduları Türktü. Memlük ordusunda da Türkler vardı. Kaldı ki, Anadolu yaklaşık 200 yıl boyunca Osmanlı’yı kabul etmedi. Bu sorun hep sürdü. Osmanlı devleti merkezileşip büyüdükçe, Horasan geçmişinden uzaklaştı, rafizi (heterodoks) unsurlarla da onlar üzerindeki İrani etki nedeniyle çatışmaya girdi. Bunlar kişilerin iradesinin dışında olan şeylerdir. Yani, Şah İsmail’in dervişleri ortalığı ateşe verirken, kimse çıkıp “aman dikkat edin, onları kayırın” diyemezdi.

…..

Mitlerle ilgili çok önemli bir husus da, bunlara inananların amaçları için her aracı meşru görmeye daha yatkın olmalarıdır. Bilgili ve/veya iz’anlı insanlar mitlerin ne ölçüde uydurma olduğu bilir ve o kadar dert etmezler. Ancak toplumun ezici çoğunluğunu oluşturanlar için mitler önemlidir. Bunları akış süzgecinden geçirmeden inanmaya yatkın olurlar. Örneğin Almanlar, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ihanete uğradıkları için yenilgiye uğradıklarına, komünizmin ülkelerini esaret altına alacağına ve savaş sonrasında Yahudilerin kanlarını emdiğine o kadar inanmışlardı ki, bu yalanlara yürekten inanarak mit haline getirdiler ve savaşın son dakikasına kadar onları öldürdüler. Hatta, savaşın son aylarında, Yahudileri fırınlara taşıyan trenlere, cephane ve asker yaralıları taşıyan trenlerden daha fazla öncelik verdiler. Bir tane fazla öldürsek kardır dediler. Halbuki, Birinci Dünya Savaşı’na Alman ordusunda katılan 100.000 Yahudi son derece fedakarca savaşmış ve Almanlara oranla çok daha fazla madalya ve takdirname almışlardı. Kısacası, mitler son derece tehlikelidir. Bolşevikler de, dünya devriminin liderliği mitini yayarak sayısız insanlık suçu işlediler. Komünist Enternasyonal’i sadece Rus çıkarlarının bir aracı olarak kullandılar, vs. vs. Mitlere yakın olanlar, bazen insanlıktan çıkar, bazen akıldan uzaklaşır.

…..

Bizim görevimiz mitleri yıkmak olmalıdır. Ne olursa olsun. Mitlerin kandırmacılığına değil, gerçeğin gücüne inanmalıyız.

<